|
2005-04-06 - 12:48:00 Ermeni Sorunu Dosyası (2) [Sesonline] Birgün Gazetesi'nde yayınlanan Doç.Dr.Taner Akçam'ın "Ermeni Sorunu Dosyası" yazı dizisinin tümünü 2 bölüm halinde yayınlıyoruz.... SORUNU ÇÖZMEK İÇİN TÜRKİYE HANGİ ADIMLARI ATABİLİR? (5) Hazırlayan: Doç.Dr.Taner AKÇAM (Minnesota Üniversitesi-ABD) Burada sadece Türkiye'nin atmasının doğru olduğunu düşündüğüm adımlar sorusuyla uğraştımın altını çizmek isterim. Genel soru şudur: Geçmişte gündeme gelmiş tarihsel haksızlıkların zararlarını giderme konusunda neler yapılabilir? Çatışmaların değişik toplum ve gruplarda açtığı yaralar nasıl tedavi edilir? Bir insan (bir toplum) kollektif travmayı nasıl atlatabilir? Bu sorulara hangi yanıtları vereceğimiz, "katıksız adalet" ile "ne pahasına olursa olsun bir barış sağlama" arasında yapacağımız kesin ve açık tercihe bağlı olarak değişir. En uç alternatifleri "kurbanın intikam ateşi ile yanıp tutuşması" ile "failin suçunu örtbas etmeye çalışması" arasında, ya da bir başka deyişle "suçlulara yönelik sürek avı" ile "ellerimizi yıkayıp olaydan sıyrılmak" arasında yapılacak seçim,olarak formüle edebiliriz. Max Weber bu iki uç noktayı, politik tavır alışlarımızı da sıkça başvurduğumuz, iki ayrı ahlaki sistemin varlığı olarak teorileştirir. Weber'e göre, birincisi "nihai inanç" ahlakıdır. Bu ahlak, bir değerler ve idealler dizgesine yılmaz biçimde bağlanma ile karakterize olur. Diğeri ise "sorumluluk etiğidir" ve mevcut dünya içinde pratik olarak yerine getirilmesi mümkün olan koşullar tarafından belirlenir. Bu ahlaka göre, yapılacak olan "ehven-i şer" (kötünün iyisi) olana ulaşmaktır. Bu iki uç arasında nerede durmalıyız ki, geçmişe, geleceğe yönelik yapıcı biçimde yaklaşabilelim? Bu konuda, Batı düşünce sisteminde egemen olan bir anlayış vardır. Bu anlayış, bireysel psikolojiyi anlamak konusunda kullanılan çözümleme metodlarına dayanarak, geçmiş travmalarla başetmenin en iyi yolunun "acıyı seslendirmek" ve bu acıyla birlikte yaşamayı öğrenmek olduğunu söyler. Bu metodun başarısı, söz konusu bireyin hikayesini anlatabileceği güvenli bir ortamın sağlanmasına bağlıdır. Bireysel psikoloji için önerilen bu metodu ulusal düzeye uyarlarsak, bu model, ulusun kendi tarihindeki travma veya tarihi haksızlıkların üstündeki örtüyü kaldırmasının, bunlarla yüzleşme arzusunun gelecek kuşakların rahat etmesinin şartı olduğunu savunur. Bu anlayış, toplumların kendi tarihiyle yüzleşmeyi başaramadıkları durumlarda, o toplumların, kendilerini bir zamanlar yaşadıkları travmaya götüren yanlışları tekrarlama ihtimallerinin kuvvetli olduğunu savunur. Fikir kısa ve özdür: konuş, eğer konuşmazsan aynı hatayı tekrar edersin. » "FAZLA HATIRLAMA" İLE "UNUTMA" ARASINDA Bu yaklaşıma karşı bazı haklı itirazlar ileri sürülebilir. Denebilir ki, bazı durumlarda geçmişin yaralarını açmak fazla iyi değildir ve onlar üzerinde durmamak ve bir anlamda onlarla birlikte yaşamak daha iyi bir seçenektir. Hatta bir görüşe göre, "geçmiş üzerinde fazla ısrarlı olmak bir nevi hastalıktır". Burada yine iki uç nokta arasında; "fazla hatırlama" ile "unutma" arasında gidip geliyoruz. O zaman soruyu şöyle formüle edelim: Gelecekte aynı hataları tekrarlamak riskine düşmeden geçmişin travmalarından kendimizi nasıl kurtarabiliriz? Veya bir başka deyişle, geçmişin tutsağı olmadan geçmişi canlı tutmak için ne kadar derine inmeliyiz? Bu konudaki örnekler, iki uç arasında "kollektif unutma" ile "cezaya dayalı adalet" arasında geniş bir yelpazede toplanmaktadır. Fakat genel kural olarak diyebiliriz ki, toplumların kendi geçmişlerinde yaptıkları hak ihlallerinin tam bir listelemesini yapmaları, bu toplumların zorunlu demokratik dönüşümlerini yapabilmeleri açısından önemli görünüyor. Burada, geçmişle ilgilenme tarzının üç değişik biçimi, "kollektif unutma", "cezai yargılamalar" ve "gerçeği araştırma komisyonları" üzerinde durmak istiyorum. » AFFET VE UNUT YÖNTEMİ: Garip görünebilir ama, kollektif amnesia (kollektif unutma) İspanya ve Mozambik'te iyi sonuçlar vermiş bir yöntemdir. İlk olarak İspanya'yı ele alalım. 1975'de faşist diktatörlüğün devrilmesinden sonra demokrasiye geçiş barışçıl biçimde yapılmıştı. Politik elit, Franko dönemini lekelerse, askerleri ve güvenlik güçlerini suçlarsa, bunun yeni bir darbeye çanak tutabileceği korkusu içindeydi. Fakat halkın geçmişte yaşanmışların üstünü kapatma arzusu da çok güçlü idi. Bu özellikle geçmişteki olaylara bizzat katılanlar ya da suç ortaklığı edenler açısından geçerliydi çünkü ileride, yapmadıkları şeyler de dahil olmak üzere geçmişin bütün kötülükleri onların üzerine yıkılabilirdi. Ancak parlamento 1977 yılında, diktatörlük yönetiminde görev almış herkesi kapsayan genel bir af çıkardığında kimsenin itirazı olmadı. Önce Portekiz'e karşı bağımsızlık savaşı veren, ardından Marksist-Leninist çizgideki Frelimo hükümeti ile komşu ülkeler Güney Afrika Cumhuriyeti ile savaşan iç savaş ile Mozambik'te, konu üzerine çalışan Priscilla B. Hayner'ın anlattığına göre taraflar "Hayır, tekrar çatışma, nefret ve acı bataklığına gömülmek istemiyoruz. Artık geleceğe odaklanmak istiyoruz. Şu anda geçmiş şu anda halen bugünün yaşayan bir parçası, henüz detaylı olarak irdelemek için ondan yeterince uzaklaşmadık" diyerek, çatışmalar ve acılar üzerinde konuşmak yerine sessizliği seçmişlerdi. İspanya ve Mozambik örneklerinin bize gösterdiği, "kolektif amnesia" metodunun şu durumlarda kullanıldığıdır:Eğer yüzleşmenin olumsuz sonuçlarından korkuluyorsa, (örneğin bu yüzleşme iç savaşın yeniden başlaması ihtimalini içeriyorsa), yüzleşmeyi göğüsleyecek bir politik irade yoksa, ya da ülke insanı hali hazırdaki yaşamını sürdürmek konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıya ise (örneğin ülke yokolmanın eşiğindeyse); veya toplumda yüzleşmeye karşı güçlü bir kültürel tercih varsa, "unutma" tercih edilebilir bir alternatif olabilmektedir. Belki tüm bunlardan daha önemli sayılması gereken bir başka neden daha sayılabilir, eğer kurban ile fail aynı aileden geliyorsa geçmişle yüzleşmek imkansız gibidir, bu durumlarda, susmak ve unutmak en iyi yoldur. Bu kısmı bir uyarı notu ile kapatabiliriz: Kolektif amnesia'nın bir ömrü vardır. Bir kuşak geçmişi unutmaya razıdır, ancak bu tavır sonraki kuşağı ya da kuşakları bağlamaz. Belki de tarihsel uzaklığın yarattığı rahatlık duygusu ile, yeni bir kuşak "o günlerde gerçekten ne olduğu" konusunda bir önceki kuşağa meydan okuyabilir. Tıpkı Kamboçya'da olduğu gibi... » 2) CEZAYA DAYALI ADALET: MAHKEMELER VE MAHKUMİYETLER Unutma'nın tam karşı ucunda ise insan hakları ihlallerine teşebbüs edenlerin yargılanmasına yönelik aktif tutum yer alır. Buna en iyi örnekler İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazi savaş suçlularının Nürnberg'deki yargılanmaları, ya da 1989 sonrasında Doğu Alman Komünist Partisi yöneticilerinin yargılanmasıdır. Her iki olayda da, yeni politik kadrolar, politik ve sosyal rahatsızlıklara yol açma riski olmaksızın, hem suçluları cezalandırmak için gereken iradeye ve araçlara sahiptiler hem de bu eylemlerinin sonunda herhangi bir politik ya da sosyal rahatsızlığa neden olmayacaklarının güveni içindeydiler. "Cezaya dayalı adalet" modeli, sadece gerçek ya da potansiyel failleri caydırmakla kalmaz, aynı zamanda bu faillerin içinde yeşerdiği eski rejimin şiddet kullanarak iktidarı yeniden ele geçirmeye kalkışmasında da caydırıcı rol oynar. Bu modelin, kurbanların onurunu ve yaraları sarmakta da başarılı olduğu, ve daha önemlisi aynı zamanda kişisel öç alma ihtiyaçlarını ortadan kaldırdığı da görülmüştür. Bu yöntemin bir diğer faydası da, silahlı güvenlik güçlerinin, içlerine yuvalanmış kötü unsurlardan arınmasına fırsat vermesidir. Kısacası, "cezaya dayalı adalet" yöntemi sadece yeni rejimin, eski rejimin çirkin meşruiyeti ile bağlarını şüphepe yer bırakmayacak biçimde koparmasını sembolize etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumun yeni demokratik değerlere sıkıca bağlanmasını da garanti eder. Genel kural olarak, bu yaklaşım ya eski yönetici elitin tümüyle alaşağı edildiği dramatik sosyal değişimlerin yaşandığı ülkelerde, ya da toplumun kurbanlar ve suçlular (failler) arasındaki ayrımı hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın yapabildiği hallerde başarılı sonuçlar vermektedir. Pekçok durumda, bu model, dönüşüm halindeki (özellikle de işgal ya da baskı altındaki) toplumların karmaşık sorunlarına çare bulamaz. Bu metodun en önemli sakıncaları ise günah keçisi yaratmak, suçlu avına çıkmaktır. Yani bu yöntem bir diğer deyişle "muzaffer olanın adaletini" sağlar. » 3) GERÇEĞİ ARAMA (HAKİKAT) KOMİSYONLARI (YA DA ONARICI ADALET) Bir önceki metodun esas gayesi suçuları cezalandırmak iken, yani odak "suçlular" iken, "gerçeği arama komisyonları" esas olarak kurbanlara odaklanırlar. Burada amaç onların kimliğini tesbit etmek, başlarına gelenleri tanımlamak ve zararlarını telafi etmek için uygun yöntemleri bulmaktır. "Onarıcı adalet" süreci boyunca bir suçlama ve/veya yargılama süreci başlatılabilir de başlatılmayabilir de, çünkü asıl umud edilen, kurbanların ve ailelerinin bu süreç içinde kızgınlık ve acıları ile başetmeyi başarabilmeleridir. "Gerçeği Arama Komisyonları" nın başarısını şu faktörler belirler: Tarihi haksızlık ne kadar önce meydana geldi? (Çatışmanın tarihi eskiyse, araya giren zamanın çözümü kolaylaştırması mümkündür.) Çatışma aynı etnik-dinsel grubun üyeleri arasında mı yaşandı yoksa değişik gruplar arasında mı? (Deneyimler göstermiştir ki, tek bir sosyal grubun içinde yaşanan çatışmaların çözülmesi veya affedilmesi daha kolaydır) Toplum, kurbanlar ile suçluların kimler olduğunu açıklıkla biliyor mu? (Eğer bu fark belirgin değilse, örneğin çatışma nedeniyle bir aile parçalanmış ve aile üyeleri farklı kamplarda yer almışsa, onları çatışma üzerinde konuşmaya davet etmek nasıl ailenin yaralarının daha da derinleşmesine neden olabilirse, başka durumlarda da aynı sonuç ortaya çıkabilir.) Tarihi haksızlığa yol açanlar iktidardan nasıl uzaklaştırılmışlardır? Eski rejim üyeleri ile onların yerine göreve gelen yeni rejim üyeleri arasındaki ilişki nedir ve yetki devri nasıl olmuştur? Yeni rejime geçiş görüşmeler yoluyla, barışçıl biçimde mi yoksa birinin diğeri tarafından alaşağı edilmesi suretiyle, zora dayanarak mı olmuştur? (Eğer "eski düzenin savunucularının bir bölümü" gizli ya da açık biçimde hala iktidarı ve kaynakları ellerinde tutuyorlarsa, gerçeği aramak tam anlamıyla boş hayaldir.) En önemlisi de, bu çalışmaların sonunda elde edilecek sonuçlar, sosyal istikrarı ve barışın artmasına hizmet edecek midir? (Eğer ortaya çıkarılan gerçek, düzeni bozacak ve barışı tehlikeye sokacaksa, bu yönteme başvurulmaması dahi ileri sürülebilir, ki eski rejim temsilcilerinin en çok başvurdukları argümanların başında bu gelir.) Özetle, Türkiye'nin tarihi ile yüzleşme sorunu ile karşı karşıya olduğu günümüzde, başta Latin Amerika ve Afrika olmak üzere, çeşitli yerlerde faaliyet göstermiş ve hala faaliyet göstermekte olan komisyon deneylerinin yakından bilinmesinde fayda vardır. Bu farklı deneylerin bilinmesindeki asıl önemli olan şey, Türkiye insanının, şu anda karşılaştığı sorunun bir tek kendisine has bir sorun olmadığının farkına varmasına sunacağı katkıda yatar. Kendi karşılaştığı sorunun, "olağan" veya "sıradan" sorunlardan birisi olduğunun bilinmesi, sorunun çözümü doğrultusunda adım atma medeni cesaretini de hızlandırabilir. * * * SORUNU ÇÖZMEK, DEMOKRATİKLEŞMENİN DE ÖNÜNÜ AÇAR (6) Genel ilke olarak, geçmiş bir tarihte yaşanmış insan hakları ihlalleriyle uğraşanlar iki amacı gütmelidirler:Birincisi bu türden ihlallerin ve haksızlıkların yeniden olmamasını sağlamak ve ikincisi bu haksızlıkların doğurduğu zararları gidermek. Geçmişle hesaplaşmanın anlamlı olması için, özür dileme ve onarmaya ek olarak yapılabilecek en etkin tedbir, eğer mümkünse, örneğin halen yaşıyorlarsa, faillerin cezalandırılması konusunda güçlü ve etkili adımlar atmaktır. Cezalandırmanın, faillerin dahil olduğu toplumsal kesimlerin bir daha böyle işlere tevessül etmemeleri yönünde caydırıcı bir özelliği vardır. Fakat tüm bu adımlar, eğer tüm toplumun eğitilmesini de kapsamaz ise başarılı olmayabilir. Türkiye gerek iç dinamikleri sayesinde, gerekse Avrupa Birliği'ne katılma sürecinin etkileriyle, otoriter rejimden demokrasiye doğru hızla yol alan bir geçiş toplumdur. Türkiye'nin demokratik bir topluma evrilme süreci, Avrupa Birliği'nin üyeliği yolunda benzeri evrimleri geçiren İspanya, Portekiz ve Yunanistan'ın yaşadıkları ile kıyaslanabilir. Bir farkla ki,Türkiye'de eski militarist-bürokratik yapı hala iktidarın önemli kilit noktalarını elinde tutmaya devam etmektedir. Hatta bu güçlerin demokrasiye geçiş sürecini etkisizleştirmek, uzatmak ve karmaşık hale getirmek konusunda oldukça başarılı oldukları dahi ileri sürülebilir. Fakat, gerek Avrupa Birliği gerekse içerden sivil toplumdan gelen baskılar bu güç odaklarını şimdilik sessiz kalmaya itmiş gözüküyor. Tarihle yüzleşmek, bir toplumun demokratikleşme sürecinin en önemli göstergesidir. Bu süreçte, Avrupa baskısı ve sivil toplumun gelişmesi, Türkiye'nin tarihsel adaletsizlikler üzerinde kendiliğinden düşünmesini etkileyen birbiriyle bağıntılı iki faktör olarak karşımıza çıkıyor. AB hem bu süreci hızlandırıcı hem de teşvik edici bir rol oynuyor. Örneğin geçmişle yüzleşmenin doğurabileceği olumsuz koşullar, AB üyeliğinin sağlayacağı sosyal ve ekonomik avantajlarla telafi edilebilecek gözüküyor. Sorunlara son derece "fayda" ve "çıkar" mantığı ile yaklaşmaya alışmış militarist-bürokratik güç odakları, eğer tarihle yüzleşmenin bazı "faydalarını", "ödüllerini" görürse bu konuda çok fazla engel çıkarmayabilir. Bu noktada AKP iktidarının ve Türkiye'de demokratik ilişkilerin gerçekten egemen olmasını isteyenlerin cevap vermesi gereken bir soru karşımıza çıkıyor. Eğer Türkiye'de mevcut insan haklarını korumak ve geliştirmek istiyorsak, geçmişteki insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak, toplum olarak hangi sorumluluklara sahibiz? Hükümet ve toplum olarak geçmiş haksızlıklar konusunda yerine getirmemiz gereken yükümlülükler nelerdir? Bu soruyu sormamın nedeni, geçmişiyle yüzleşme yeteneğine sahip olmayan bir toplumun mevcut insan haklarını koruma ve geliştirme konusunda yetersiz kalacağına ilişkin bir kabulden hareket etmemdir. Ayrıca bilinmesinde fayda vardır ki, AB de kendi geçmişi ile yüzleşemeyen, yüzleşmek istemeyen ya da yüzleşmeyi beceremeyen bir toplumu içine almaya hazır değildir. Hele bir de Türkiye'ye yönelik mevcut ön yargılarla birlikte, bu noktanın, diğer ülkeler açısından teşkil ettiği önemin ötesinde bir anlam kazanacağını da görmek gerekiyor. Ben bunu ek bir sorun değil, bir avantaj olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum. » YAKIN TARİHİ HATIRLAMAK Türkiye'de geçmişte yaşanan ihlaller farklı tarihsel dönemlerde ,farklı gruplara yönelik olarak gündeme gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında, katliamların ve şiddetin ana hedefi Hıristiyan azınlıklardı. Cumhuriyet döneminde, devlet destekli şiddet değişik Müslüman grupları ve seküler solcuları hedef aldı. Elimizdeki yazılı kanıtları ve de sözel tarihle kulaktan kulağa aktarılanları biraraya getirirsek, Cumhuriyet döneminde yaşanan şiddetin tüm boyutlarının henüz daha tam anlamıyla bir dökümünün yapılmamış olduğu görülecektir. Öte yandan, hak ihlallerinin oldukça kabarık olmasına ve de bu ihlallere muhatab olmuş grupların oldukça geniş ve yaygın niteliğine rağmen Türkiye insanı, başlarına gelen kötülükleri, mahkemeler, gerçeği arama komisyonları ya da diğer formel, kurumsal araçları kullanarak sorgulama eğilimine girmedi. Bunun nedenleri arasında sadece geçmiş karşısındaki tavır alışı belirleyen "kayıtsızlık" kültürünü saymak yeterli değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru miktarının büyüklüğü toplumda, haksızlıkların giderilmesi doğrultusundaki güçlü bir özlemin varlığına işaret eder. Geçmiş haksızlıkların ama Türkiye'de fazla ele alınmıyor olmasının başında, her bir gurubun değişik çatışmalardaki rollerinin değişik olması gerçekliği yatar. Bir çatışmada kurban olanın, bir diğer çatışmada fail veya destekçi olması hak arama eğilimlerinin hızını kesen bir faktördür. Çünkü sonuçta, hiç bir grup kendisinin suçlu veya sorumlu gösterildiği bir geçmiş hesaplaşmasına sıcak bakmaz ve geçmişin üstünü örtmek arzulanır bir ortak bileşke olarak ortaya çıkar. » GÜVEN EKSİKLİĞİ Burada eklenmesi gereken son nokta, toplumda geçmiş üzerine konuşmada "güven eksikliği" sorunudur. Geçmişteki çatışmaların grift karakteri, tuhaf bir biçimde, her grubun sadece kendisinin kurban olduğu çatışmaları gündeme taşıması sonucunu doğurmuştur. Bu ise bu grupların fail veya destekçi olduğu durumlarda kurban topluluklarda ciddi bir güvensizlik duygusu doğurmuştur. En azından her grup, diğerinin haksızlıklar konusundaki konuşma tarzını "samimi" bulmamakta ve bu ele alış tarzına güvenmemektedir. Tüm bu faktörlerin geçmişin üstünü örtme eğilimlerini güçlendirdiğine kuşku yoktur. Müslüman topluluklar arasında, Cumhuriyet döneminde yaşanan hak ihlallerinin bu ana karakteristiği, belki bu ihllaleri üzerinde çokça konuşulacak bir konu yapabilecektir ama bu konuşmanın, mahkeme, cezalandırma, hakikat komisyonları vb. biçimini alma şansı çok zayıftır. Turkiye, şu haliyle, İspanya gibi, "yakın geçmişi unutma konusundaki kollektif anlaşma"ya dayalı bir demokrasiye geçiş türünü sergiliyor. Bu noktada Ermeni soykırımı bir istisna teşkil ediyor. Birincisi, Ermenilerin kendilerini kurban grup olarak tanımlama kolaylıklarıdır. Yani çatışmada, kurban-fail ayırım ulus-din vb. faktörler nedeniyle de çok kolay yapılabilecek durumdadır. İkincisi, söz konusu suçun boyutları, Cumhuriyet dönemi hak ihlalleri ile kıyaslanmayacak boyutlardadır Üçüncüsü konu uluslararası düzeyde Türkiye'nin 85 yıllık açık inkar ve red politikaları nedeniyle özel bir önem kazanmıştır. Gerek bilim dünyasında gerek politik düzeyde, "geçmişin nasıl ele alınmaması gerektiği" konusunda Türkiye negatif sembol bir ülke haline gelmiştir. Bu noktada, Türkiye özel bir dış baskı çeşidiyle de karşı karşıya olduğunu görmek zorundadır. » ERMENİ-TÜRK BARIŞMASI Ermeni Soykırımı'ndan haberdar olan pek çok kişi, bugünkü Ermeni-Türk geriliminin Türkler ve Ermenilerin tarihsel olayları farklı biçimde yorumlamalarından kaynaklandığını düşünüyor. Bu sınırlı bir ölçüde doğrudur. Ben, Türkler ve Ermeniler arasındaki ilişkilerin, tarafların birbirlerini bugünkü algılayış tarzlarının, geçmişte yaşanmışlar kadar ve hatta ondan daha önemli olduğunu düşünenlerdenim. Büyük ölçüde Türkiye'nin tarihine yüz çevirmesi ve inkar politikalarıyla da beslenerek ve belki de ona tepki olarak gerek Ermeniler gerekse Türkler farklı bir tarih anlatımı geliştirdiler. Tarafların bugün oluşturdukları geçmiş üzerine konuşma tarzı esas olarak birbirini tümüyle dıştalayan bir karakterdedir. Egemen konumdaki tarih anlatımlarında taraflar birbirlerini sürekli olumsuz terimlerle tanımlarlar. Ötekinin son derece negatif bir aktör olarak yer aldığı bu tarih anlatıları, tarafların kollektif grup kimliklerinin en önemli parçasıdır ve mevcut ulusal stereotiplemeleri güçlendirmek için kullanılmaktadır. Bu anlamda, tarafların şu anda kendilerini ve öteki tarafı algılayış tarzları, tarihte neler olduğu tartışmasının tamamiyle dışında ve hatta tarih üzerine konuşmanın da önünde engel durumundadır. Iddia edebilirim ki, tarafların birbirlerin bugünkü algılayış tarzları tarafların birbirlerini anlamalarının ve konuşmalarının önündeki en büyük engelldir. Uzlaşmayı ve barışmayı zorlaştıran bir diğer faktör ise, her iki toplumun yaşadığı travmanın derinliğidir. Gerçi bu travmalar tümüyle farklı karakterdedirler ancak her iki travmanın sonuçlarından biri de geçmiş, bugün ve geleceğin tek bir parça gibi algılanması olmuştur. Kısaca söylemek gerekirse, her iki toplum da bugünkü ilişkilerini geçmişin paradigmaları içinde yaşamaktadır. » ÇATIŞMA DIŞARIDAN NASIL GÖZÜKÜYOR Olaylara kuşbakışı bakan biri için, sanki bu çatışmada iki temel fraksiyon varmış gibi görünüyor: Bir tarafta Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında yaşanan bütün olayları, özellikle de Ermeni Soykırımı'nı gözardı eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti, diğer tarafta da Ermeni Cumhuriyeti Devleti ve Ermeni diasporası. Bu iki taraf, soykırımı ispatlamaya ya da inkar etmeye dayalı politik ve psikolojik bir savaşa adanmış gibi görünüyorlar. Ermeni diasporası ve Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye'nin soykırımı tanıması için Batılı güçleri ve Batı kamuoyunun hassasiyetlerini kullanmaya çalışırken, Türk tarafı politik ve askeri gücünü Ermeni soykırımının tanınmaması için seferber ediyor. Uluslar arası kamuoyu, parlamentolar ve diğer kurumlar giderek Türkiye ile Ermeniler arasındaki çatışmanın savaş alanı haline dönmeye başladılar. Durum öyle bir hal aldı ki taraflar birbiri üzerinde üstünlük sağlamanın tek yolu olarak üçüncü tarafların ikna edilmesine bel bağlar hale geldiler. Burada sorulması gereken soru şu olmalıdır:Türkler ve Ermeniler arasındaki sorun üçüncü tarafların kazanılmasıyla çözümlenebilir mi? Böyle bir strateji bu problemi çözer mi yoksa daha da içinden çıkılmaz bir hale mi dönüştürür? Üçüncü tarafı kazanma stratejisinin bazı avantaj ve dezavantajları vardır. Ermeniler için, iki açık avantaj sözkonusu: Birincisi soykırımın başka ulusal parlamentolar tarafından tanınmasının bir anlamda Türkiye'nin soykırımı inkar etmesini giderici, telafi edici bir işleve sahip. Ayrıca Türkiye'de kimsenin pek görmek istemediği bir başka gerçek daha vardır. Parlamentolarda kararların alındığı ülkelerde Ermeniler vatandaştırlar ve kendi devletlerinden tarihte kendilerine karşı yapılmış bir haksızlığın tanınması gibi son derece doğal ve demokratik bir talep ileri sürmektedirler. Bu ülkelerde, tarihteki çeşitli sorunlara ilişkin benzer kararlar alma geleneğinin olduğunu da burada eklemek gerekmektedir. Tartışmanın üçüncü partiler nezdinde yürütülmesinin bir diğer nedeni ise, Ermenilerin konuyu ancak bu şekilde gündemde tutabildiklei gerçeğidir. İddialı gibi görünse bile söylemeliyiz ki, eğer bu teşebbüsler olmasaydı, konu çoktan unutmanın dipsiz kuyusunda yok olup gidebilirdi. Üçüncü tarafların konuya dahil olmasının sakıncalarına ilişkin bir çok gerekçe bulsak da, Türkiye'de de tartışma bu yolla canlı tutulabiliyor gibidir. Konu Türkiye'de ancak ve ancak bu tür kararlar vb. nedeniyle gündeme gelmektedir, çünkü konunun özgürce ve tüm açıklığıyla tartışılması için gerekli ortam ve koşullar ne yazık ki henüz yoktur. Mevcut koşullar altında, çeşitli ülkelerin parlamentolarında alınan kararları protesto etmenin ya da üçüncü tarafların müdahalelerine karşı çıkmanın yeterli olmayacağı görülmek zorundadır. Yapılabilecek yegane şey, Türkiye'nin sorunun çözümü için yeni yollar, yeni platformlar yaratabilmesidir. Eğer konunun tartışılacağı yeni platformlar yaratılabilirse, üçüncü ülkelerin parlamentoları anlam ve önemlerini yitireceklerdir. Üçüncü tarafları konuya dahil etmenin her iki taraf açısında da temel bir dezavantajı vardır. Tarafların "çaresizliğinin" ve sorun çözme yeteneksizliğinin farkında olan üçüncü taraflar genellikle tarafların bu durumunu kendi lehlerine kullanmak isterler. Bu tür müdahaleler ise çatışmayı uzatır ve de başka yeni problemler doğurur. Çatışmayı üçüncü taraf üzerinden yürütmenin bir diğer dezavantaj ise soykırımı tanıma-tanımama çatışması sırasında tarafların söylemlerini giderek keskinleştirmeleri ve karşı tarafı düşman gibi tanımlayan stereotiplemeler geliştirmeleridir. Bütün bunlara rağmen üçüncü tarafı konuya dahil etmenin belli avantajları da vardır. Eğer iki taraf sorunu kendi aralarında çözemezlerse, üçüncü tarafın müdahalesi bazen gerekli ve yararlı olabilir. Buradaki esas soru şudur:Üçüncü tarafın müdahalesi nasıl yapılmalıdır, hangi yollar kullanılmalıdır ve nereye kadar gidilmelidir? Burada genel bir kural tekrar edilebilir:Üçüncü taraf müdahalesi ancak ve ancak birbirine düşman iki tarafın sorunu doğrudan çözemedikleri noktada ve iki tarafın da bu aracı müdaheleye gerek duyması ve onay vermesi halinde faydalı olabilir Yine genel kural olarak üçüncü taraf müdahelesi, parlamentoların yüzeysel ve kuru deklarasyonlarından farklı olmak ve onarıcı, yapıcı bir içeriğe sahip olmak zorundadır. Ancak böyle olursa, birbiriyle uzlaşmakta güçlük çeken taraflar birbirini anlamaya ve sorunla yapıcı biçimde ilgilenmeye başlayabilirler. Türk-Ermeni meselesinde bu rolü Avrupa Birliği'nin oynaması mümkündür. * * * NARIŞMA SÜRECİNİN YOL HARİTASI (7) Eğer bir sorunu çözmek istiyorsanız, herşeyden önce, kamuoyunun sorunu algılayış tarzını değiştirmeniz gerekir. Egemen bilgilenme ve konuşma tarzının değiştirilerek kamuoyunun bilgilendirilmesi ve kamuoyu bilincinin uyarılması her sorun çözme stratejisinin merkezinde durur. Uluslararası düzeyde, benzeri sorunların çözümünde sıkça tekrar edilen genel bir kural vardır:Sorun çözümü ancak iki tarafın birbirleriyle doğrudan ilişki kurmasıyla mümkündür. Doğrudan ilişki ile, taraflar birbiri hakkında oluşturdukları ön yargı ve hurafeleri değiştirebilir ve birbirleri hakkında daha gerçekçi bir resme sahip olabilirler. Sorunu tartışırken "biz ve onlar" veya "kurbanlar ve suçlular" söylemlerden uzaklaşmak, ortak ahlaki değerler üzerinde yükselen fakat aynı zamanda farklılıkları da vurgulayan "hayatta kalanlar" ve "insan" söylemine geçmek bu yolda atılması gereken ilk adımdır. Türkiye'de, tarihi üzerine tartışmak istemeyen ve sorumluluktan kaçan çevrelerin, "suçlama" ile "sorumluluk" arasındaki sınırı yok eden dili bir bahane olarak kullandıkları bilinmektedir. Dolayısıyla, bugünkü Türkiye insanını suçlayan bir dilin değiştirilmesi bu tür bahanelerin de kolayca ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Şüphesiz sorunu çözmek için atılacak adımların başında Türkiye'nin tartışmayı suç haline getiren tüm yasakları bir an önce ortadan kaldırması geliyor. Kamuoyunun herhangi bir baskı ya da cezalandırma korkusu yaşamadan özgürce tartışmaya başlaması gerekir. Taraflar, ancak geçmişle yüzleşmek suretiyle yaşadıkları travmayı aşabilir; ve geçmiş, bugün ve gelecek arasında ayrım yapmayı öğrenebilirler.Hikayelerin bütün çıplaklığı ile anlatılıp, tarihin açık konuşulur olmasıyla travma artık geçmişe ait bir husus haline gelecektir. Geçmiş için yas tutmaya olanak sağlayan böylesi bir süreç, tarafların birbiri hakkında daha gerçekçi bir resme sahip olmalarına ve iki komşu ülke olarak geleceği birlikte inşa etmelerine yardımcı olacaktır. » HAKİKATE ULAŞMAK İÇİN Geçmişle uğraşmanın temel amacı elbette hakikati açığa çıkarmak olmalıdır. Burada "hakikat" kavramını çok geniş bir anlamda ve resmi çevrelerin artık ortadan kaldırılması gereken açık yalanlarına karşı kullanıyorum. Tarihte "tek bir hakikat" yoktur ve Tarihçilik geçmiş üzerine farklı konuşma tarzları demektir. Ama geçmiş üzerine farklı konuşabilmek için, açık yalanların ortadan kaldırılabilmesi gerekiyor. Geçmişle ilgili "hakikat"i açığa çıkarmanın iki temel hedefi vardır: » 1) Kurbanlar için adalet arama ve onların ayaklar altına alınan haysiyetlerini onarma, » 2) İleride olması muhtemel hak ihlallerini önleme ve toplumlar arasındaki uzlaşma ve barışı kolaylaştırmak. Kamuoyunun olaylar hakkında bilgilendirilmesi gerçeğin basın-yayın yoluyla yayılması gereklidir, ancak asla yeterli değildir. Asıl önemli olan gerçeğin resmi düzeyde kabul görmesi, resmi makamlarca tüm yönleriyle komuoyuna maledilmesi ve gerçeğin ulusun tarih kayıtlarına resmen düşülmesidir. 1915, Türkiye tarih yazımının bir köşe taşı, Türkiye'nin kendini tanımlamasının bir mihenk noktası haline gelebilmelidir. Avrupa Birliği önderliğinde oluşturulabilecek "Hakikat Komisyonu" ya da "Tarihçiler Komisyonu" böylesi bu işlevi üstlenebilir. Ama bu tür komisyonların faaliyetlerinin tüm aşamalarının son derece şeffaf olması; sonuçların toplumun ahlaki eğitiminin bir parçası olarak herkese açık olması gerekir. Demokratik bir kültürün oluşturulması ile kamuoyunun gerçeğe vakıf olması arasında güçlü bir ilişki vardır. Tarihe ilişkin benzeri haksızlıklarla uğraşan komisyonların uğraştığı merkezi soru, kurban yaralarının nasıl sarılacağıdır. Bu bağlamda Ermenilerin uğradığı zararların nasıl telafi edileceği, en azından ahlaki bir sorun olarak Türkiye'nin önünde durmaktadır. Sorun, hukuki olmanın ötesinde öncelikle ahlakidir. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı olarak kabul edilip edilmeyeceği sorusu başta olmak üzere cevap verilmesi gereken onlarca hukuki sorun vardır. Elbette bu süreçte, Ermeni soykırımında ortaya çıkan zararların tazmin edilmesi isteğinin karşısına, aynı büyüklükte olmasa bile Müslüman kayıpları ve bunların zararlarının tazmin edilmesi isteğini çıkartılabilir. Bunlar kadar önemli olan bir nokta ise, bu tür bir tartışmanın acıları ve kayıpları pazarlık masasına koymak anlamına geldiğidir. Özellikle kurbanlar veya onların hayatta kalan akrabaları açısından bu kabul edilemez bir ahlaki açmazdır. Benzer bir sıkıntı da Türkiye'nin geçmişte yaşanan olayların adını koymaksızın ve belki de özür bile dilemeksizin tazminat verip olaydan sıyrılmaya kalkışmasıyla ya da, Japonya'nın geçen yıllarda yaptığı, hiçbir toplumsal sonucu olmayan yarım ağız bir özür dileme ile geçiştirmesiyle de yaşanabilir. Bunlar taraflar arası görüşme ve konuşmalar başlamadan önce dikkate alınması gereken ciddi sorunlardır. Ancak bu sorunlarla karşılaşmayı göze almadan tarafların sorunun çözümü konusunda bir anlaşmaya varmaları da mümkün değildir. Tazminat ve hasar giderme taleplerinin hukuki açıdan can sıkıcı yanları olmasına rağmen, tazminatın aslında sembolik bir adım, sadece ahlaki bir jest olduğunun unutulmaması gerekir. Can ve mal kayıplarının tam anlamıyla karşılanmasını sağlayacak bir tazminat mekanizması ne yazık ki henüz icad edilmedi. Sorunun çözümü, bu kayıpların neler olduğu konusunda kamuoyunun haberdar olmasına bağlıdır. Her iki tarafın vicdanında, geçmişteki adaletsizliğin kısmen de olsa giderildiğine dair güçlü bir manevi duygunun yaratılması esastır. Bütün bunlardan sonra Türk-Ermeni çatışmasına ilişkin şöyle bir yol haritası önermek mümkündür: a) İlk adım güncel meselelerle tarihsel olanların ayrılması olmalıdır. Türkiye diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi için Ermenilerin uluslararası platformlarda soykırımın tanınması girişimlerinden vazgeçmesini ön şart olarak ortaya koymamalıdır. b) İkinci adım her iki devletin karşılıklı güveni arttırıcı pratik adımlar atmasıdır. Sınırın ön koşulsuz açılması, diplomatik ilişkilere ek olarak örneğin Türkiye'deki bakanlıkların web sitelerinde olduğu gibi, resmi kurumların ortalığı kızıştırıcı politikalardan vazgeçmesi gerekir. Zaten bu web sitelerinin varlığı bile Türkiye'nin devlet politikasıyla çelişmektedir. Bilindiği gibi Türkiye, devletlerin işe karışmaması ve konunun tarihçilere bırakılmasını istemektedir. Oysa konuya bulaşmamış Türk devlet kurumu yok gibidir. c) Anadolu'daki Ermeni kültürel varlıklarının korunmaya alınması ve restore edilmesi barışma yolunda önemli bir adım olabilir. Eski Ermeni şehirlerini ve tarihi eserleri onarmak, bunların Ermenice orijinal isimlerini kullanmak, Ermenilerin Anadolu kültürüne yaptıkları katkıları bilinir hale sokmak ilişkilerin inşaası için güzel jestler olacağı gibi, en önemli ürünlerini Anadolu topraklarında veren Ermeni kültürüne ve yaşamına ilişkin izlerin yeryüzünden silinmesinin de önüne geçecektir. d) Tehcir sırasında ülkeden ayrılmak zorunda kalmış Ermenilerin, eskiden yaşadıkları şehirlerin fahri vatandaşı yapılması ya da özel bir statü ile Türkiye'de ikametlerine izin verilmesi gibi sembolik adımlar da çok faydalı olabilir. e) Tarafların diğerine ne yapması gerektiğini hatırlatan bir dilden uzak durmaları gerekir. Karşı tarafın ne yapması gerektiğini hatırlatan bir tutum sorunu çözmez, aksine derinleştirir. Bu nedenle, "soykırım kelimesini kullanmayın" veya "soykırımı kabul etmeden olmaz" gibi karşı tarafa şart sürmeler işi ancak çözümsüzlüğe götürür. En önemli ön şart, karşı tarafı dinlemeyi başarmaktır. f) Bugün, devlet ve milliyetçi çevrelerce pompalanan propaganda nedeniyle Türkiye'de Ermenilerin katıksız bir Türk düşmanı olduğuna, tek hedeflerinin bir zamanlar atalarının yaşadığı toprakları geri almak olduğuna ve buldukları ilk fırsatta 1915'de yaşadıkları olayların intikamını almak isteyeceklerine inananların sayısı gerçekten az değildir. Ermeni çevreleri, yapacakları küçük jestlerle bu hurafelerin ortadan kaldırılmasına büyük katkı yapabilirler. Türkiye'den istenilenin "tarihsel gerçekliğin benimsenmesi" ve "acılarının kabul edilmesi" olduğunu, Türk kamuoyuna açık bir biçimde anlatma konusunda yapabilecekleri şeyler vardır. Ermenistan Parlamentosu'nun Türkiye'den herhangi bir toprak talebi olmadığını açıklaması, ASALA cinayetlerinin açık olarak kınanması gibi bazı jestler milliyetçi propagandaları boşa çıkarılabilir ve Türk kamuoyu yeniden şekillendirilebilir. g) Tarafların birbirini tanımlarken kullandıkları dilin değişmesi gerekiyor. Her iki taraf da farkına varmalıdır ki, bu güne kadar kullanılan dil, çatışma politikasının bir ürünüdür ve bu dilin kullanılmaya devam etmesi sorunu çözmede kullanılamaz. "Türk" ve "Ermeni" kelimelerinin bugünkü kullanılış tarzı buna bir örnek olarak verilebilir. Ermeni çevrelerde yaygın olarak kullanılan soyut ve tarihsiz "Türk" kelimesi sorunu çözmeye değil, karmaşıklaştırmaya yarıyor. Bu kavram, aralarında pek çok farklılık bulunan Türk devleti ile Türk halkını aynı kefeye koymakla kalmıyor, aynı zamanda toplumun değişik kesimlerini de tek bir bütünmüş gibi sunuyor. Halbuki ortada tek bir Türk yerine, Kürtler, Türkler, Aleviler, Müslümanlar, Çerkesler kısacası çeşitli kesimler var. Devletle toplum ve toplumun değişik kesimleri arasındaki farklılıkları ortaya koyan bir dili geliştirmek sorunun çözümünün yarısı gibidir. Türkiye'de kullanılan "Ermeni" kavramı da böyle. Bu kavram son derece negatif bir içerikte kullanılmanın ötesinde, Ermeni toplulukları içerisindeki farklılıkları da yok sayıyor. Salt bu kavramların daha ayrıntılı kavramlarla yer değiştirmesi durumunda bile ilk ortaya çıkacak gerçek şu olacaktır: Ortada bir tarafta "Ermenilerin" öbür tarafta "Türklerin" olduğu bir sorun yoktur. Aksine, çatışma ve sorun isteyen Ermenilerle Türklerin bir tarafı; geçmişle yüzleşerek yarını kurmak isteyen Ermeni ve Türklerin diğer tarafı oluşturduğu bir sorun söz konusudur. h) Tarafların üzerinde konuştukları tarih malzemesinin bütünlüğünün sağlanması ve taraflar için bilinir hale sokulması gerekir. Bu adımın atılmasının önündeki ciddi engellerin başında konuya ilişkin birincil kaynakların değişik dillerde ve değişik ülke arşivlerinde bulunmasıdır. Bu yüzden konu, hala dil bilen ve maddi olanaklara sahip birkaç uzmanın tekelinde kalmış gibi görünmektedir. Örneğin Türk dokümanları Arap harfleriyle yazılmış olduğu gibi, bunlar arasından devlet tarafından seçilen az miktarda belge tercüme edilmiştir. Üstelik bu belgelerin tutulduğu arşivler aksi yönde edilen onlarca söze rağmen maalesef tümüyle açık değildir. Örneğin Başbakanlık arşivinde çalışan, özellikle genç Türk akademisyenlerin sorgulanması sıradan bir uygulamadır. Aynı şekilde Türkiye toplumunun büyük kesimi, Amerikan, İngiliz, Alman ve Avusturya arşivlerinden habersizdir. Bu nedenle bu belgelerin toparlanması, tercüme edilmesi ve yayınlanması çok önemli bir adım olacaktır. Tüm bu çalışmalar, Avrupa Birliği tarafından da desteklenecek, oluşturulacak ve resmi veya yarı-resmi "tarihçiler komisyonu" ya da "gerçeği arama komisyonu" çatısı altında yürütülebilir. » SON SÖZ Böyle bir komitenin esas amacı sadece 1915'de gerçekten ne olduğunu tesbit etmekle sınırlı olmamalı, daha uzun vadede bu konulara dair toplumsal bir etik oluşturmaya da katkıda bulunmalıdır. Üzerinde toplumsal konsensus sağlanan böylesi bir etik sayesinde kutuplaşmaya ya da çatışmaya dayalı tarih yazımlarının önüne geçilebilir. Burada ille de her iki tarafın da yaşananlar üzerinde tam bir uzlaşmaya varmasını ya da tarihin her iki taraf için de "aynı" hale getirilmesini önermiyorum. Asıl üzerinde durduğum, her iki tarafında da üzerinde anlaşabileceği ve iletişim kurmasına yardımcı olacak bir genel etik zemini oluşturmaktır. Bu zemin tarih üzerine farklı konuşma tarzlarına da imkan tanır ki olması gereken de budur. Her iki ülkenin eğitimcilerinden oluşturulacak karma komiteler sayesinde tarih, her iki tarafından kabul edebileceği bir anlatı içine sokulabilir. Tarihe ilişkin taraflarca genel kabul görmüş bir tarih anlatımının Türk ve Ermeni müfredatlarına girmesi sayesinde her iki toplum arasındaki düşmanlık duyguları ve nefretin de azalacağı görülmek durumundadır. Özetle, sorun Türkiye ve Ermenistan arasındaki ve bölgedeki ilişkilerin düzeltilmesi ve demokratikleştirilmesinin bir parçasıdır. Ortadoğuda barışın önündeki en önemli engellerden birisi, bölge halklarının birbirleri hakkında hala üzerinde konuşulmamış tarihi deneylere dayanan yargılara sahip olmalarıdır. Tarih hala bölge barışının önünde bir engel gibidir. Bölge halkları için büyük acılar anlamına da gelen bu ortak tarih üzerine konuşulmadıkça, halklar arasındaki kuşku ve önyargılar aşılamaz. Bölgede halklar arası güvenin yaratılması ve demokratik ilişkilerin geliştirilmesi, tarih üzerine konuşma ile de doğru orantılıdır. BİRGÜN GAZETESİ - (31 Mart, 1, 2 Nisan 2005) » * Ermeni Sorunu Dosyası (1) / Taner Akçam » * Ermeni Sorunu Dosyası (2) / Taner Akçam * * * » * 'Açılış Sayfanız' Sesonline.net olsun... Bağımsız SESONLINE |