Arkadaşına Yolla Yorum Yolla

2010-01-04 - 17:45:00

Şener: 'Geçmişle yüzleşmeden temiz bir geleceğe başlamak mümkün değil'

[Sesonline] ÖZEL- “Hükümet, işkencenin önlenmesinde gerçekten kararlı ise soruşturmayı sadece o memurlarla sınırlı tutmayıp amirleri ve müdürleri hakkında da soruşturma açıp davaya katması gerekir.” “Türkiye’de kayıpların sayısı bile çelişkili. 3 bin ile 6 bin arasında gidip gelen rakamlar var. Doğru düzgün bilgi yok, arşiv çalışması yok.” “Devlet, kendi yaptığı hak ihlallerinin takipçisi olmak istemiyor, çok fazla bununla yüzleşmek istemiyor.” “Adli Tıp’ta yapılan tetkiklerin de dünya standartlarına uygun, tüm verileri bilimsel düzeyde değerlendirmeyi sağlayacak yöntemlerle yapılmadığı aşikar.” “Devletin kurmaya hazırlandığı DNA bankası tamamen insan haklarına aykırı, tüm insanları potansiyel suçlu olarak görüp ona uygun yürütülecek bir çalışma. Bizim DNA Bankası projemiz ise; kayıpların bulunması üzerine...” [Arife Köse, 10 Aralık'ta tüm dünyada kutlanan "İnsan Hakları Günü"nün ardınan Sesonline.net okurları için, yeni yılın ilk röportajını, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu üyesi Hürriyet Şener ile yaptı. Şener, Türkiye’deki hak ihlallerini ve Vakıf olarak bu konuda yürüttükleri çalışmaları anlattı...]

NEDEN HÜRRİYET ŞENER?

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin, 10 Aralık 2009’da açıkladığı ‘2009 Yılının İnsan Hakları Açısından Değerlendirilmesi’ne göre, yargısız infaz,“dur” ihtarı, rastgele ateş açma olaylarında güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu 46 kişi yaşamını yitirdi. 17 faili meçhul cinayet işlendi. Bu yıl kasım ayı sonuna kadar TİHV’e işkence ve kötü muamele gördüğü gerekçesi ile 436 kişi başvurdu. Bunlardan 252’si bu yıl içinde işkence gördüğünü belirtti. Toplantı ve gösterilere yapılan aşırı güç kullanımı sonucu 9 toplantı ve gösteride 5 gösterici öldürüldü, 269’u ise yaralandı. 2009 yılı Kasım ayı itibarı ile cezaevlerinde 117 bin 061 kişi bulunuyor. Bunların 2.603’ü ise çocuk tutuklu ve hükümlü. 2009 yılının ilk on ayında 355 kişi düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte çeşitli davalardan dolayı mahkûm edildi. Tutukluluğu devam eden 34 gazeteci var. 2009 yılının ilk 11 ayında 29 gazete ve derginin yayını durduruldu. 65 kitapla ilgili dava açıldı ve 4662 internet sitesine erişim yasağı getirildi. Ve bir siyasi parti, Demokratik Toplum Partisi (DTP) kapatıldı. Hal böyle olunca, biz de yıllarını insan hakları savunuculuğuna adamış olan ve şu anda Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu üyeliğini yürüten Hürriyet Şener ile Türkiye’de hak ihlallerini ve Vakıf olarak bu konuda yürüttükleri çalışmaları konuştuk.


» ARİFE KÖSE: 2009 yılını insan hakları açısından değerlendirdiğinizde neler söyleyebilirsiniz?

HÜRRİYET ŞENER: 2009 yılı için ne yazık ki çok iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Giderek artan hak ihlalleri, özellikle Kürt sorunundaki açılım söylemlerine rağmen hala çözümsüzlüğün dayatılmış olması, demokratikleşme konusunda ciddi adımların atılamamış olması nedeniyle, mevcut duruma baktığımızda 2009 yılında Türkiye insan hakları ihlalleri konusunda yine önde gelen ülkelerden biri pozisyonunu korudu.

» Çeşitli alanlarda yaşanan açılımların, Ermeni açılımı, Kürt açılımı vb, hak ihlallerine somut yansıması olmadı mı?

- 2009 yılında daha önce tabu olan birçok konu tartışılır hale geldi. Bu önemli bir nokta. Ermeni sorunu, ne yazık ki Hrant’ın katledilmesinden sonra gündemdeki yerini almayı başardı ve hâlâ da bu yerini koruyor. Fakat hala Türkiye’nin kırmızı noktalarından bir tanesidir Ermeni sorunu. Sadece gündeme geldi. Kürt sorunu ile ilgili ise, bu açılım söylemi ile birlikte mevcut durumda bir değişimden söz etmek mümkün değil belki ama, tabu olan bu konunun da tartışılır hale geldiği ortada. Ordu hiç bu kadar çok tartışılmamıştı, ki Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en büyük engel militarizmdir. Ordu asli görevine çekilmedikçe, siyaset sahnesinden elini eteğini çekmedikçe demokratikleşmeden söz etmek gerçekten mümkün değil. Cumhuriyet kurulduğundan beri en güvenilir kurum olarak lanse edilen ordunun güvenilirliği artık toplum tarafından tartışılır hale geldi. Bu da olumluluklardan bir tanesi. Ama farkındaysak somut değişikliklerden değil de sadece kimi konuların sınırlı da olsa, ki bu yeterli değildir, konuşulabilir hale gelmesini olumluluk olarak değerlendiriyoruz.

» İsterseniz biraz Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan söz edelim...

- Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 1990 yılında, işkence görenlerin tedavisini organize etmek üzere kuruldu. İki temel çalışması vardı. Birincisi, işkence görenlerin fiziki ve ruhsal tedavisi ve işkencenin belgelenmesi. İkincisi ise, dökümantasyon çalışması. Dökümantasyon çalışmasında da iki ayrı faaliyetimiz vardı. Birincisi yıllık insan hakları raporu, ikincisi ise; yine yıllık tedavi merkezleri raporu. Beş tedavi merkezimiz var bizim. Genel merkezimiz Ankara’da. İstanbul, İzmir, Diyarbakır ve Adana’da da temsilciliklerimiz var. Bu temsilciliklerimize hangi sebeple olursa olsun, kim olursa olsun işkence nedeniyle başvurduğunda, işkencenin neden olduğu rahatsızlıkların tedavisini biz organize ediyoruz. İşkence bildiğimiz gibi sadece insan bedenine değil, ruhsal bütünlüğüne yönelik de çok ciddi bir tehdit. O nedenle fiziki ve psikolojik tedavi birbirine paralel bir şekilde sürdürülüyor. Bu yıl İstanbul temsilciliği 182 başvuru sahibini tedavi etti. Geçtiğimiz yıllarda da 500’ü aşkın ölüm oruçcusunun tedavisini de yine Türkiye İnsan Hakları Vakfı yürüttü. Vakfımız bu yılın Aralık ayında yirminci yılını tamamlıyor.

» Bu yirmi yıllık süre içinde çalışmalarınızda ne tür gelişmeler yaşandı?

- İşkencenin önlenmesiyle ilgili bir projemiz var üç yıldır süren. Başvurularımızdan pilot davalar seçiyoruz. Bu başvuruları seçerken de özellikle avukatı olmayan, kimsesiz kişilerin başvuruları olmasına özen gösteriyoruz. Ve bu kişilerin işkenceyle ilgili suç duyurularının yapılmasından tutun da eğer dava açılmış ise davanın takibine bütün aşamalarını izliyoruz. OPCAT (İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi’nin İhtiyari Protokolü) ile ilgili bir projemiz var. OPCAT, BM işkenceye karşı sözleşmenin ek protokolü. Bu protokole göre, bu protokolü imzalayan ve meclis onayından geçiren ülkelerde, bir takım alanlar hiçbir izne tabi tutulmadan sivil heyetlerce denetlenebiliyor. Yani cezaevleri, nezarathaneler, hastanelerin psikiyatri klinikleri sivil toplum kuruluşları tarafından hiçbir yetkili makama başvuru yapılmadan denetime açık oluyor. Bu, işkencenin, işkence yapılmadan öce engellenmesi açısından çok önemli bir uygulama. Çünkü işkenceyle mücadelenin iki yöntemi var. Birincisi, işkence yapıldıktan sonra onun belgelenmesi, hukuka taşınması ve hukuki takibinin yapılması, deşifrasyonu. Diğeri ise işkence yapılmadan önce alınabilecek önlemler. Bunların arasında, yasaların kuvvetlendirilmesi, bu kuvvetlendirilmiş yasaların uygulamada da hayat bulması. Bunun ötesinde OPCAT’ın hayata geçirilmesi. Türkiye OPCAT’ı 2004 yılında imzaladı. Uluslar arası arenada ‘evet biz bu alanları sivil denetime açıyoruz’ imajını yarattı. Fakat beş yıldır mecliste bekletiliyor bu yasa. Mecliste onaylanmadığı için de maalesef uygulamada henüz hiçbir değişiklik göremiyoruz. Hem hükümet nezdinde basınç uygulama, hem de bu konu hakkında toplumu, kamuoyunu bilinçlendirme anlamında bir projemiz var. Bununla ilgili de çalışmalar yürütüyoruz. Bunlarla birlikte bir sosyal destek projemiz sürüyor. İstanbul’da beş çocuk ve beş yetişkine okul masraflarını karşılama, onları meslek edindirme kurslarına gönderme gibi bir çalışma yürüttük. Bu, ne yazık ki çok sınırlı sayıda kişiye sınırlı süre içinde yardımcı olabildiğimiz bir yıllık bir çalışmaydı.

» Ağırlıklı olarak ne tür işkence başvuruları ile karşılaşıyorsunuz?

- Bu yıl sadece İstanbul temsilciliğimize 182 işkence başvurusu oldu. Bu sayı aslında İstanbul’da birebir yapılan işkencenin karşılığı değil. Vakfı bilen ya da daha önce kendisi ya da yakın çevresi vakıf ile ilişki kurmuş insanlar geliyorlar. Aslında bu sayı çok daha fazla. Önce bunu tespit etmek gerekiyor. Bize yapılan başvurular arasında ağırlıklı olarak sistem muhalifleri yer alıyor. Bunlar sol kesimden insanlar olabiliyor, Kürtler olabiliyor. Adli başvurularımız da, toplam sayının aşağı yukarı dörtte birini oluşturuyor. Bu da önemli bir rakam aslında. Adli işkence mağdurları arasında örgütsüzlük, hak arama bilincinin çok yaygın olmaması, bu nedenle polis ya da jandarmadan gelecek, işkence yapan kurumlardan gelecek tetkikler karşısında kendini yalnız hissedip kabullenme vb nedenlerle adli başvuru sayısı düşük ne yazık ki, fakat yine de iyi bir oran. Travestiler ve transseksüeller var. Yani sistem dışına bir şekilde itilmiş ya da itilmek istenen kesimler daha çok işkence mağdurları.

» Sistem muhalifi olmayan, kendini bu şekilde tanımlamayan kişilerin başına gelen işkence vakaları olmuyor mu hiç?

- Olmaz mı hiç. İşkence o kadar günlük hayatın içerisinde bir şey ki, benim başıma gelmez diye düşünen insanların da başına gelebiliyor, onlar da bize geliyor. Örneğin bir kimlik kontrolü sırasında polise "b>‘ben de sizin kimliğinizi göreyim’ dediği için işkence görenden tutun da, çocuklarının ve eşinin yanında polislerin küfürlü tacizine uğrayanlara kadar, bunlar kimlik kontrollerinde olan işkence vakaları. Yani yelpaze çok geniş. Fakat siyasi görüşlüler ağırlıkta.

» Sadece işkence olduktan sonraki süreçle ilgili mi çalışmalar yürütüyorsunuz? İşkenceyi önleme konusunda da çalışmalarınız var mı?

- Biz sadece işkenceyi tedavi eden değil, aynı zamanda işkence ile mücadele eden bir kurumuz. Bunun önemli bir ayağını da hukuki takibi oluşturuyor. Yani işkence davalarının açılması ve caydırıcı cezaların verilmesi oluşturuyor. Şimdi işkence davalarının açılma ya da açılmama süreçlerine baktığımızda şöyle oluyor; kişi işkence gördü, bize geldi, tedavisini oldu, bizden alternatif raporunu aldı, Adli Tıp Kurumu’ndan da raporunu aldı ve belgeleriyle birlikte savcılığa suç duyurusu yaptı. Savcı bakıyor, eğer takdir ederse evet bu kişi işkence mağdurudur diye, dava açılıyor. Öyle bir kanaate varmaz ise dava açılmıyor. Diyelim savcı işkence görmüştür bu kişi diye kanaate vardı ve dava açıldı. Dava açıldığı zaman da zaman aşımı var, bu eskiden 5 yıldı şimdi 10 yıla çıktı. Yani Türkiye’deki iyileşmeler de ancak bununla sınırlı. Zaman aşımının 5 yıldan 10 yıla çıkması olumluluk gibi görünebilir fakat işkence davalarında, kayıp vakalarında zaman aşımı olmamalı. İnsan hakları savunucularının temel taleplerinden birisidir bu. Bu tür davaların zaman aşımı uygulaması katiyen olmamalı. Bu davalar sanık bulunamadığı için zaman aşımına uğrayıp düşebiliyor, bulunamayan sanıklar bir bakıyoruz terfi etmişler, yani mesleklerini sürdürüyorlar. Fakat ikiz dava diye isimlendirdiğimiz, işkence gören kişiyi darp eden polislerin açtıkları karşı davalar var. Mağdur işkence gördüğü ile ilgili suç duyurusunda bulunurken, polisler de hemen polise mukavemetten suç duyurusunda bulunuyorlar. Polise mukavemetten bulunulan suç duyurularının davaları hemen açılıyor. Size çok sarsıcı bir örnek vereyim. Bir kimlik kontrolü sırasında, sivil şahıslardan birisi polise “ben de sizin kimliğinize bakmak istiyorum” diyor. Sen misin kimlik isteyen bizden. Polisler dövüyorlar bu kişiyi. Dalağı alındı bu kişinin. Bu olayda, polisler de polise mukavemetten dava açtılar. Bu dava bitmek üzere, yani bu kişi polise mukavemetten ceza dahi alabilir. İşkence davası ise hâlâ açılmadı.

» Eğer dava açılırsa, kime açılıyor bu dava? Sadece işkence yapanlara mı, yoksa onların bağlı olduğu kurumlara mı?

- Ne yazık ki, işkence davası açılsa bile sadece işkence ettiği iddia edilen kişiler hakkında açılıyor, yani polis ya da jandarmada sorguya katılan kişilere dava açılıyor. Halbuki işkence sistematik bir uygulamadır, münferit bir uygulama değildir. İşkence yapılan ortamda bulunan iki, üç, beş polis ya da jandarmanın inisiyatifinde yapılan tekil tasarruflar değildir. Bu nedenle işkencenin önlenmesinde hükümet gerçekten kararlı ise soruşturmayı sadece o memurlarla sınırlı tutmayıp amirleri ve müdürleri hakkında da soruşturma açıp davaya katması gerekir. Bunlar da yapılmıyor. Diyelim zaman aşımına uğramadı. Savcı soruşturmayı başlattı, dava açılmasına karar verdi, dava açıldı, zaman aşımı tehlikesinden de kurtuldu dava. Verilen cezalara baktığımızda bu cezaların da caydırıcılıktan son derece uzak cezalar olduğunu görüyoruz. Tespit edebildiğimiz kadarıyla ölümle sonuçlanan bir işkence vakasında verilen en yüksek ceza 6 yıl.

» Sizin, özellikle doğu illerindeki kayıpların bulunmasına yönelik yeni başlattığınız bir proje var, kayıpların bulunması için DNA bankası kurulması projesi. Özellikle Ergenekon Davası’ndan sonra kayıplar konusu yeniden gündemde önemli bir yere oturdu. Hatta bazı yerlerde kazılar yapıldı, mezarlar, kemikler, kumaş parçaları bulundu. Bu projeden söz eder misiniz biraz?

- Kayıplar projemiz çok aşamalı ve uzun zamana yayılacak çok kapsamlı bir çalışma. Daha çok yeni, bir ay önce başladı. Sadece TİHV’nın değil, insan hakları ile ilgili başka kurumlarla da ortaklaşa götürülecek bir çalışma bu. İlk aşamasından başlayayım ben. Şimdi Türkiye’de kayıpların sayısı bile çelişkili. 3 bin ile 6 bin arasında gidip gelen rakamlar var. Doğru düzgün bilgi yok, arşiv çalışması yok, olamazdı da zaten. Özellikle 90’lı yıllar kayıp olaylarının en fazla yaşandığı yıllardı. Kurumların, silahlı polisler, jandarma tarafından basıldığı, bütün belgelerin götürüldüğü ve geri alınamadığı yıllardı. Kurumların bombalandığı, kurum yöneticilerinin öldürüldüğü yıllardı. Bu da bilgileri derleme, arşivleme konusunda da ciddi sıkıntılar yarattı. Biz ilk olarak 150 kayıp yakını ile çalışmaya başlayacağız. Bu çalışmada birincisi tanıklıklar, yani kaybolan kişi kaybolduğu günde yanında kimler vardı, nereye gitti ya da kimler nereden aldı, nereye götürdüklerini söylediler, biliniyorsa alan kişiler, bilinmiyorsa yakınlarına bilgi veren kişiler, üzerinde ne vardı, yani bir kumaş parçasının bile o kazılarda kişinin tespiti konusunda çok önemli delil özelliği vardır. Daha çok da bunu Kürt illerinde yapacağız. Oradaki İHD şubeleriyle, bizim temsilciliklerimizle, Mazlum Der ile, Tabip Odasıyla, oralardaki barolarla birlikte ortaklaşa yürüteceğimiz bir çalışma olacak. Bu çalışmada ilk olarak bu bilgileri toparlayacağız. Akabinde yakınlarının kan örnekleri alınacak. Bundaki amaç da, bir takım mezarlar bulunuyor, bir takım parçalar, kemikler bulunuyor ve kayıp yakınları adli tıp kapılarında ‘acaba benim yakınım mı?’ telaşını yaşıyorlar. En azından bu yaşanmayacak. Kan örnekleri almanın çok özel bir düzeneği var, o düzeneği sağlamak için de üniversitelerden, tıp fakültelerinden destek istememiz gerekecek. Yani bu çalışma başladığı zaman toplumdaki birçok kurum ister istemez bu çalışmanın içine girmiş olacak. Başka türlü olması zaten mümkün değil. Ve bulunan kemiklerin de, bulunan mezarların da gerçekten kuralına uygun bir şekilde kazılması, aranması, her bir parçanın, küçücük bir kumaş parçasının bile delil olduğunun unutulmaması gerekiyor. Televizyonlarda hepimiz gördük, kepçeyle kazıldı mezarlar. Yani asla olmaması gereken bir şey. Çok sayıda adli antropoloğun çalışması gereken bir proje bu. Türkiye’de adli antropoloji diye bir bilim dalı yok, böyle bir bölüm yok. O yüzden uluslar arası destek de alacağız bu çalışmada. Yani uluslar arası alanda da bir duyarlılık, bir işbirliği söz konusu olacak. Çok sayıda adli tıp uzmanı gerekecek. Eğer boş bir arazide bir yerde toplu mezar varsa havadan taramayla oradaki havanın bitki örtüsünden gömülü olan yeri tespit etmek mümkün. Havadan, karadan ve yer altından bir çalışma olacak. Yani toplamda çok büyük bir çalışma bu. Birçok kurumu seferber ederek yapılacak bir çalışma. Bu çalışma yapılırken devletin de ilgili makamları devreye sokulacak. Onlar da bir şekilde sorumluluklarını yerine getirmek durumunda bırakılacak.

» Hangi kurumlar olacak bunlar?

- Örneğin savcılıklar, örneğin İçişleri Bakanlığı. Bu aramaların yapılması için onun hukuki prosedürlerinin de işlemesi gerekiyor ve o illerdeki ilgili hekimlerin de, adli tıp uzmanlarının da orada bulunması gerekiyor. Tabii ki bizim denetimimizde. Dediğim gibi ama sadece TİHV değil, biz sadece başlatanız bunu, partnerimiz olacak diğer insan hakları örgütleri ile birlikte yürüteceğiz bu projeyi.

» Bu projedeki amacınız nedir?

- Bunda birkaç amacımız var bizim. Birincisi, geçmişle yüzleşmeden, yakın ve uzak tarihimizdeki ayıplarımızla, yanlışlarımızla yüzleşmeden yeni bir hayata, temiz bir geleceğe başlamak mümkün değil. Eğer bu yüzleşme yapılamazsa, yani devlet bu yüzleşmeyi kendisiyle yapamazsa, kayıp olaylarının ve benzeri hak ihlallerinin yeniden yeniden yaşanacağı anlamına gelecektir. İkincisi, kayıp vakaları öyle vakalar ki, yakınları da kayıplarının yasını tamamlayamıyorlar. Çünkü o ölüyü gömme ritüeli de yasın bir parçasıdır. Kendi yaslarını, yakınlarının yaslarını tutabilecekler. Bireyler olarak da hayatlarına devam edebilmeleri için bu yas sürecini yaşamaları gerekiyor. Hem siyaseten bir toplumsal yüzleşme, hem de kişilerin yas süreçlerini tamamlayabilmeleri gibi iki yönlü bir sosyal, siyasal amacı ve hedefi var. Çok enteresan örnekler yaşıyoruz. Avukat arkadaşımız delil olarak bir kemikle geliyor. Ya da kayıp yakınları bir kemik buluyorlar, avukata götürüyorlar, avukat bize getiriyor kimin acaba diye. Orada o delil olmaktan zaten çıkıyor. Çok iyi niyetle yapılan bir davranış tabi bu.

» Devletin bu konuda çalışması yok mu? Adli Tıp Kurumu yeterli olmuyor mu?

- Devletin yaptığı kazıları hepimiz görüyoruz. Kepçeyle giriyorlar. Yani oraların tarihi bir şehir kazılır gibi kazılması lazım. O yüzden arkeolog ve antropologların ve ayrıca adli antropologların gerekli olduğunu söylüyoruz zaten. Devletin yaptığı bu çalışmaların son derece yetersiz ve delil karartıcı çalışmalar olduğunu gördüğümüz için biz böyle bir projeye başladık. Devlet demek ki kendi yaptığı hak ihlallerinin çok fazla takipçisi olmak istemiyor, çok fazla bununla yüzleşmek istemiyor ki gereken özeni göstermiyor.Adli Tıp’ta yapılan tetkiklerin de dünya standartlarına uygun, tüm verileri bilimsel düzeyde değerlendirmeyi sağlayacak yöntemlerle yapılmadığı da aşikar. Bu konuda çok sayıda Adli Tıp profesürünün açıklaması oldu, alternatif raporları oldu. Bunlardan bir tanesi de Şebnem Korur Fincancı’dır ve kendisi aynı zamanda bizim vakıf başkanımızdır.

» Peki devlet bunu kendisi yapmazken sizin projenize destek olacağına inanıyor musunuz?

- Tabii ki inanıyoruz. Çünkü tek başımıza yapmayacağız. Ve bu konuya duyarlı, kayıpların ortaya çıkarılmasını samimi bir şekilde isteyen ve yıllardır bu konuda çalışmalar yapan çok sayıda kurum var. Bu kurumlarla işbirliği halinde bunu yapacağız. Bosna örneği var. Çok da farklı değil Bosna’da yapılan kazılar. Yani dünyada bunun yapılmış örnekleri var, biz neden yapmayalım? Bunun çok zor bir proje olduğunu biz de biliyoruz. Bundan 13-14 yıl evvel Vakıf’tan adli tıp uzmanı bir arkadaşımız Bosna’ya mezar kazılarına gitmişti. Bosna’da da bir Vakıf yürütüyor zaten bu işi esas olarak. Ama ister istemez hem sivil toplum kuruluşları kesiminden hem de üniversiteler gibi birimlerden dahil olanlar oluyor. İster istemez İçişleri Bakanlığı da görevlerini yerine getirmek çerçevesinde dahil olacak.

» Bildiğim kadarıyla devletin de DNA Bankası kurmak gibi bir çalışması var. Sizin yaptığınız çalışma ile arasındaki fark nedir?

- Devletin kurmaya hazırlandığı DNA bankası tamamen insan haklarına aykırı, tüm insanları potansiyel suçlu olarak görüp ona uygun yürütülecek bir çalışma. Devletin anlayışı şöyle; bütün herkes potansiyel suçludur, DNA Bankası’nı oluşturalım, oradan suçluları bulalım. Yani bu son derece insan haklarına aykırı bir uygulama. Böyle bir çalışmayı hangi amaçla yaptığınız çok önemli. Biz kayıpların bulunması için bu çalışmayı yapıyoruz. Devlet ise herkesi suçlu olarak baştan kabul edip onun önlemini almak için yapıyor. Ve çok keyfiyete açık bir uygulama bu. Bir kimlik kontrolünde dalağını kaybediyorsa bir insan. Yani kimlik kontrolünü neden yapıyor polis? Güvenliği sağlamak için yapıyor yasaya baktığımızda. Ama sonuca baktığımızda şans eseri yaşayan bir insan görüyoruz. Ama bu arada işkence davası bile açılmıyor.

* * *

HÜRRİYET ŞENER KİMDİR?

Hürriyet Şener, on yıldır Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda aktif olarak çalışıyor. Dört yıldır Vakfın yönetim kurulu üyeliğini yürütüyor. Ondan önce de yirmi yıl boyunca İnsan Hakları Derneği’nde çeşitli düzeylerde çalışmalar yürüttü. Kendisi, yıllarını hak ihlalleri ve buna karşı mücadele ile geçirmiş bir insan hakları savunucusu.


Röportaj: Arife Köse, Sesonline.net





» * TİHV'den işkenceye karşı görsel rehber: 'İşkenceye dur de!'

» * Şahin: 'Kopenhag'da ortaya çıkan anlaşma, aslında bir anlaşamama belgesi'

» * Arife Köse röportajlarıyla Sesonline.net'de....

* * *

» * 'Açılış Sayfanız' Sesonline.net olsun...

Bağımsız SESONLINE





» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla