Arkadaşına Yolla Yorum Yolla

2010-02-01 - 15:44:00

'Asıl sorun parlamento dışında güçlü muhalefet birliğinin oluşamaması...'

[Sesonline] “Bir takım olgular var; PKK, Abdullah Öcalan. Bunları yok saymak ve çözüm sürecinde var olduklarını kabul etmemek bence çözümsüzlüğe götürür...” “Artık biraz da zamanı kısaltmak gibi bir sorumluluğumuz var. Cenazelerin artık gelmemesi, acıların dinmesi ve sorunun demokratik zeminde çözülebilmesi açısından. Burada BDP o olgular arasında, o olgularla devlet arasında önemli bir rol oynayabilir.” “..'Silahları bıraksınlar ondan sonra konuşalım’ yaklaşımının karşılığı yok. Şimdi bakın çelişkiye; PKK’ye çağrı yapıyorlar ‘geri dönün’ diye. Tamam geldiler Mahmur’dan. Ama bu defa demokratik zeminde mücadele eden insanları siyaset dışı bıraktılar.” “Devletin yanı sıra PKK’ye silah bırak diyen aydınların, sol güçlerin PKK’ye güvencesi ne? Ne kadar takipçisi olacak bunun? Ya da bugün bölgede yaşanan ağır insan hakları ihlallerini ne kadar sahipleniyorlar? Cenazelerimize kaç kişi katılıyor?” "1 Şubat’ta Barış ve Demokrasi Partisi’nin kongresi var. Bütün emek ve demokrasi güçlerinin gözü bu kongrede. Örneğin bence bu kongreye toplumsal muhalefetin birliğine yönelik, gelecek açısından önemli işaretler kongresi olabilir. Toplumsal muhalefetin gelecekte merkezini oluşturabilecek, kapsayıcı bir ihtiyacın işaretlerini verebilir. Nasıl? Örneğin, emek çevrelerinden, demokrasi çevrelerinden arkadaşlarımız temsili olarak partinin bir takım kurullarına katılabilirler. Ve böyle bir güven yaratılır, umut yaratılır..." [Arife Köse, Sesonline.net için gerçekleştirdiği ses getiren röportajlarını sürdürüyor. Arife Köse bu hafta hak savunucusu, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ile görüştü...]

NEDEN AKIN BİRDAL?

2009 yılı Türkiye açısından bir çok konuda olduğu gibi Kürt sorunu konusunda da oldukça hareketli, tartışmalı bir yıl oldu. 2009’u, TRT Şeş’in kuruluşuyla açtık ve kelepçeli DTP’li belediye başkanlarının fotoğraflarıyla kapattık. Kah artık nihayet silahların susması için adım atılacağı düşüncesiyle, Mahmur Kampı’ndan barış grubunun gelişiyle umutlandık, kah DTP’nin kapatılmasıyla, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a siyasi yasak getirilmesiyle, hala üzerindeki sır perdesini koruyan Reşadiye olayıyla, kelepçelenen belediye başkanları ile bu umutlarımız bir kez daha söndü. Ama her ne olursa olsun artık herkesin kabul ettiği tek bir gerçek var; ok yaydan çıktı, artık açılımdan geri dönüş yok. Artık bu sorunun çözüm süreci başladı. Belli ki daha yolun başındayız ve bu konuyu daha çok tartışacağız, konuşacağız. Biz de, kapatılan DTP’li milletvekilleri meclise BDP milletvekili olarak tekrar dönmeye karar vermesiyle ikinci bir şans tanınan ‘açılım’ sürecinde bundan sonra neler olabileceğini BDP Diyarbakır milletvekili Akın Birdal ile konuştuk. Akın Birdal’ı, sadece bir milletvekili, bir politikacı değil, yıllardır sürdürdüğü insan hakları ve demokrasi mücadelesiyle hem Kürt sorunun çözümüne hem de bu ülkede demokrasinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş bir isim olduğu için seçtik...


» ARİFE KÖSE: En baştan başlayalım isterseniz. Öncelikle nerden çıktı bu açılım?

AKIN BİRDAL: Bence bu AKP’nin kendi duyduğu ihtiyaçtan kaynaklanmadı. Küreselleşen dünyada finans kapital ciddi bir sorun yaşıyor. Bu kriz emperyal ülkelerde muazzam dalgalanmalara neden oldu. Şu anda bu krizi atlatabilmenin en güçlü kaynağı Ortadoğu. Yani enerji ve bu enerjinin nakli. Bunların denetim altına alınması. Bu nedenle başta ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’da planladıkları düzenlemede, musluklar açıldığı zaman düzenli akabileceği bir ortama gereksinimi vardı. O nedenle bölgenin güvenliği ve istikrarı sağlanmadıkça bu altın yumurtlayan tavuk serbestçe dolaşamayacaktı. O yüzden, onlara göre, Kürt sorununun sözde çözümü gerekiyordu. Ama kendi denetimlerinde bir çözüm. Bu nedenle başta 2007 yılında, 5 Kasım’da yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinin kilit noktası bence bu. Ve hatta o toplantıda sadece bu sorunun görece çözümünü sağlayarak, PKK ve onun bağlaşıklarını tasfiye ederek bir dikensiz gül bahçesi yaratmak ve aynı anda ABD karşıtı bir Ergenekon, cunta hareketini de tasfiye etmek. Çünkü bugüne kadar darbeler hep ABD vizesi altında olmuştur; 1960, 1971, 1980, 28 Şubat… Bunların arkasında hep ABD vardır. Ama ilk defa ABD karşıtı, ulusalcı ve başka uluslar arası bağlantıları olan bir darbe hareketi ortaya çıktı ve bu hareketin tasfiye süreci başlatıldı. Kürt açılımı süreci ve Ergenekon Operasyonu aynı anda başlatıldı. Cumhurbaşkanı Gül, ‘ister Kürt sorunu olarak adlandırın, ister terör sorunu, ister doğu ve güneydoğu sorunu, Türkiye’nin birinci sorunu bu sorun ve bu sorunun çözümüdür’, dedi. Onun ardından başbakan Kürt açılımı diye adlandırdı. Daha sonra Demokratik Açılım olarak değiştirdi. Sonra Milli Birlik Projesi dedi, 10 Aralık’ta da meclise Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi diye geldiler.

» Bu açılımdan hükümet ne bekliyordu, siz ne bekliyordunuz?

- Örneğin, bize göre açılım Kürt sorununun bu kilitlenmiş halinden kurtulması, bu kilidin çözülmesiydi. Bu da demokratik ve barışçıl çözümü esas almak anlamına geliyor. Bu da anayasal değişiklikleri öngören, bu değişiklikleri olmazsa olmaz kılan bir düzenlemedir. Çünkü anayasal güvencelere bağlı kılınmayan hiçbir hak ve özgürlüğün güvencesi yoktur. Bunlar gelip geçici düzenlemeler olur, ama üç gün sonra durdurulur. Çünkü hiçbir anayasal ya da yasal dayanağı yoktur. Tamam, anayasa da bugünden yarına değiştirilemez. Ama kısa, orta ve uzun vadeli bir ajanda açıklanmasını bekledi kamuoyu. Bunu başbakan da sürekli yineledi. Ama somut, kısa, orta, ve uzun vadede yapılabileceklere dair güven veren hiçbir adım atılmadı.

» Açılımın gündeme gelmesinde Kürtlerin yıllardan beri verdiği mücadelenin bir etkisi olmadı mı yani?

- Kuşkusuz. Zaten neden buna gereksinim duydular? Özgürlük hareketinin, Kürt siyasi hareketinin itici gücünden. Ve olmazsa olmaza ulaştırılmasından. Yani bu bir olgu. Hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. Fakat bu süreç bence baştan bir yanlışlıkla başladı ve o yanlış sonuna kadar gitti. Örneğin, bu bir asayiş sorunu değilken, bir güvenlik sorunu değilken, İçişleri Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde böyle bir işi yürütme kararı çıktı. Örneğin Adalet Bakanlığı olsa anlaşılabilir. Neden? Çünkü ortada bir hak ve özgürlük sorunu, hukuk sorunu var. Bu anlaşılabilirdi ama biz, halkımız, yakıcı barış özleminden ve gereksinmesinden ötürü bunların polemiğini yapmadık. Neden İçişleri Bakanlığı’na veriliyor demedik. Tamam dedik, başlasın. Sonra bir dizi görüşmeler yaptı İçişleri Bakanı. Bizi de ziyaret ettiler ama bu bir nezaket ziyareti olarak kaldı. Ondan sonra ne bu sürece ilişkin bilgilendirme, ne de bu sorunun siyasi muhatabı partimiz DTP iken, bu konuda ne yapılabileceği konusunda hiçbir fikir alışverişi olmadı. Yani tabi herkesle görüşürken, dışarıya karşı, DTP ile görüşmemek olmazdı. Sonra 30 Ağustos 2009’da, yani 1 Eylül Dünya Barış Günü’nden bir gün önce, ki biz Dünya Barış Günü’nü kutlamak için bütün arkadaşlarımızla birlikte Diyarbakır’daydık, ve halkımızın katılımını güçlendirmek için birkaç gün öncesinde orada çalışmalar yürütüyorduk. Ve 30 Ağustos günü İçişleri Bakanı’nın bir basın toplantısına tanık olduk ve il örgütünde hep birlikte izledik. İçişleri Bakanı çok uzun bir konuşma yaptı, ama içinde Kürt sözcüğü geçmedi. Ve bu sorunun çözümüne dair beklentileri ve gereksinimleri olanlara bir şeyler söylemek yerine, bu sürece karşı çıkan muhalefet partilerine, MHP ve CHP’ye, onları yatıştırmaya yönelik yanıtlar verdi. Ve bu tabi büyük bir umut kırılmasına yol açtı. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olur. Bu açıklama ile niyetleri anlaşıldı.

» Neydi niyetleri?

- Doğrudan DTP’yi bu sürece dahil etmeden PKK’yi ve onun bileşkelerini tasfiye etmek. Çünkü 29 Mart seçimlerinde biz çok önemli bir başarı elde ettik ve 99 belediye başkanlığı kazandık. Bu başarıyı bir türlü sindiremediler ve 14 Nisan’da çok önemli bir operasyon yapıldı. Aralarında genel başkan yardımcılarımızın, kadın meclisi üyelerimizin de bulunduğu parti yöneticilerimize yönelik bir operasyon yapıldı. Ve en sonunda bunu biliyorsunuz yüzde 60-70 seçmenin oylarıyla seçilen belediye başkanlarımıza kadar götürdüler. Gerçekten bir utanç fotoğrafını belleklerimize yapıştırdılar. Halkın seçilmiş temsilcilerini, sabah karşı 4’te, 5’te kapılarını kırarak, zorlayarak arkadaşlarımızı alıp, ertesi gün de o fotoğrafı çekip servis yapmaları sadece Kürt siyasi iradesine değil, aynı zamanda bütün muhalefeti yıldırmaya, korkutmaya ve cezalandırmaya yönelik bir fotoğraftı bu. Ve gerçek niyet açığa çıktı.

» AKP bu açılım sürecini başlatırken bunun geri dönüşünün olmayacağını bilmiyor muydu?

- Evdeki pazar, çarşıya uymadı. Ben devletim, benim istediğim gibi olur anlayışı geri tepti. Çünkü ‘ben devletim’ anlayışı geleneksel, otoriter, militer, monolitik, merkezci bir yaklaşımdır. TC’nin karakteridir bu. Ünlü 1951 tevkifatı, gözaltında Ankara emniyetinde sorgulanırken, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfedilir ama, gerçek tarihte Ankara Emniyet Müdür ve yardımcısıdır ‘size ne oluyor, komünizm gelecekse biz getiririz’ diyen. Şimdi bunlar da ‘Kürt sorunu çözülecekse biz çözeriz, size ne oluyor’, diyorlar. ‘Muktedir olan, hükümet olan biziz’, dediler. Ama olmadı. Çünkü bu Kürt halkı 25-30 yıllık kararlı mücadelenin sonucunda buraya taşıdı. Eğer bugün bunlar konuşulabiliyorsa, bunların lütfundan değil, bu konuda ödenmiş bedellerden, Kürt halkının direnişinden, cesaretinden, kararlılığından kaynaklanıyor. Örneğin TRT Şeş. TRT Şeş bile Kürt halkının mücadelesinin ürünüdür. Tamam bir adımdır, ama bir güvencesi yok. Yarın kapatabilir. Çünkü sen daha anadil hakkını anayasal güvenceye bağlamamışsın, bir hak olarak görmemişsin. Bunu içselleştirmemişsin. Demek ki yarın vazgeçip kapatabilirsin. Ve taşlar yerinden oynadı. Bu konu konuşulabiliyor, tartışılabiliyor. Bu işin geri dönüşü yok. Önemli olan oynayan bu taşları yerli yerine oturtabilmek. Taşların arasındaki harç önemli. O da işte bir kültürdür. Demokrasi kültürüdür. Ve bir hukuka bağlı kılınmasıdır. Yoksa bakın, şimdi dışarıda yağmur yağıyor ve kaldırım taşları yerine oturmamış olduğu için paçalarımız ıslanıyor. Çünkü harç sağlam değil. Bu harcı Türkiye’nin emekçi güçleri, emekten ve demokrasiden yana güçler bu harcı karacaklar. O da Kürt özgürlük hareketinin ve Türkiye sosyalist solunun ve devrimci mücadelenin güçlü tarihsel birikimi.

» Bu bahsettiğiniz emekten ve demokrasiden yana güçlerin bugüne kadar Kürt hareketine, bu harcı karacaklarına dair güven verecek kadar destek olduklarını düşünüyor musunuz?

- Tabii ki umut ediyorum ve yıllardır bunun büyük gereksinmesini duyuyorum bir muhalif olarak ve bir insan hakları savunucusu olarak ve bir sosyalist olarak. Bana göre, başka türlü çok daha güç olacak, çok daha acılı olacak. Çünkü Türkiye’nin jeo-stratejik durumu önem kazanmıştır. Bölgesel önemi artmıştır. Bu nedenle siyasi erkin ne olacağı uluslar arası partnerleri ilgilendiriyor. Bu nedenle bence geçiş kanalları tek başına Türklere ya da tek başına Kürtlere açık tutulmayacak. Bu kanalları birlikte açabiliriz. O nedenle yıllardır Çatı Partisi diye adlandırılan ve bugün o ‘çatı’ kelimesinin yorulmuş olmasından dolayı Demokrasi ve Birlik Hareketi’ni oluşturmaya çalışıyoruz. Bence bu platformun güçlü bir bileşkesi ve bir çatı altındaki buluşmuş iradesi bu olmazı olur kılacaktır.

» Peki, sizce açılım süreci hiçbir işe yaramayan, tamamen faydasız bir süreç mi oldu?

- Tabii ki her olumsuzluğun olumlu bir tarafı vardır diyalektik olarak. Halkımız buna ‘her şeyde bir hayır vardır’ der. Şimdi de, Kürtler varmış, hakları varmış, herkesin anadilinde konuşması bir hakmış, kendi kimliğine sahip çıkma hakkı varmış, kendilerini nasıl hissederlerse öyle yaşamaları bir hakmış. Bunlar tabii ki görüldü, tartışıldı, konuşuldu. O nedenle geriye dönüşü artık mümkün değil. Ve burada, bu sürecin ileriye nasıl taşınacağı ve taşların yerine nasıl oturacağı konusundaki iradenin üstünlüğü ve gücü bence belirleyici olacak.

» Bu süreçteki en önemli tartışma konularından bir tanesi devletin kimi muhatap alacağı konusu oldu. Muhatap kim ya da kim olmalı sizce?

- DTP ya da şimdi BDP.

» Neden?

- Çünkü aslında bir takım olgular var; PKK, Abdullah Öcalan. Bunları yok saymak ve çözüm sürecinde var olduklarını kabul etmemek bence çözümsüzlüğe götürür. Ama burada bence diplomasi çok önemlidir. Örneğin bugün devlet doğrudan PKK ile masaya oturmaz. İleride belki oturur. Ama bence artık biraz da zamanı kısaltmak gibi bir sorumluluğumuz var cenazelerin artık gelmemesi, acıların dinmesi ve sorunun demokratik zeminde çözülebilmesi açısından. Burada BDP o olgular arasında, o olgularla devlet arasında önemli bir rol oynayabilir. Örneğin IRA. Sinn Fein ile görüşmeler Amerika’da başladı. Oradaki Katolik localar çok önemli lobi faaliyetleri yaptılar. 5-6 yıl süren kesintisiz bir diyalog süreci yaşandı. Ama devlet IRA ile doğrudan oturup konuşmadı. Sinn Fein idi burada muhatap. Ama bir takım olguları kabul ederek o süreç yürütülmüştür, IRA’yı redderek değil. Ancak o bir olgu olarak kabul edilmiştir. Bazı şeyler masa üzerinde değil, masa altında konuşulur. Ve belki de stratejik yanlışlık buradan kaynaklanıyor. Niyet yetmiyor. Kararlılık, cesaret ve süreç çok önemli. AKP, gerçekten böyle bir irade ortaya koymuş olsaydı, bunu bizimle paylaşabilirdi. ‘Gelin bunu konuşalım, ne yapabiliriz?’ diyebilirdi. Ama bizimle kamuoyu önünde tartışmaya kalkıştı. Ve böyle bir kararlılık ve cesaret taşımadığı için ve bunu içselleştirmediği için, bizi hep kamuoyu önünde köşeye sıkıştırmaya çalıştı. ‘Biz istiyoruz ama bunlar engel çıkarıyorlar’, ‘Biz istiyoruz ama bunlar işi geriyorlar’ gibi polemikçi ve süreci gerici bir tutum izledi. Böyle olunca biz de hemen ona karşılık işte ‘muhatap şunlardır’, pozisyonuna girdik. Yoksa bu süreç doğru yönetilebilirdi. Ama burada asıl sorumluluk bize değil, iktidara, devlete aittir.

» Hükümet neden bu kadar gerdi sizce?

- Hükümet pragmatik bakıyor. Bizim Kürt tabanımızı çalmaya çalışıyor. Olmaz. Kürt halkının seçim meydanlarında ‘oylar onurdur, satılmaz’ şiarıyla biz buralara kadar geldik.

» Bu gerilim sürecinde Kürt hareketi içinde önde gelen isimlerin maruz kaldığı en büyük eleştirilerden birisi güvercinler/şahinler bölünmesi oldu. Bu konuda ne diyeceksiniz?

- Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un kanatları güvercin olmaya çalıştıkları için kırıldı. Bence burada bütün arkadaşlarımızın yapmaya çalıştıkları aynı şey. Sadece üslup farkı var. Ve bu da onların şahinler-güvercinler ayrımına tabi tutulmasını gerektirmiyor. O, bizim kendi içimizdeki gücü zafiyete uğratmak, zedelemek ve çatlaklar yaratmak için yapıldı. Ama olmadı. Örneğin Ahmet Türk popülarite kazandı. Kürt ve Türk halkının büyük sempatisini kazandı. Bu bile AKP’yi korkuttu. Yeni bir lider doğuyor gibi oldu. Onun popülaritesi, karizması bir çekim alanı yarattı. Örneğin neden 3 kişiye değil de 2 kişiye siyaset yasağı getirildi? Bunların hepsinin planlı yapıldığı kanısındayız. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararı siyasi bir karardır. Ve partimizin kapatılması, arkadaşlarımızın milletvekilliklerinin düşürülmesi kararı oybirliği ile çıkmıştır.

» Devlet PKK’ye hem silahları bırak, hem de siyaset yapma diyor. Üstelik PKK’ye zaman zaman aydınlar da ‘silah bırak’, diyor. Siz bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bir defa, ‘silahları bıraksınlar ondan sonra konuşalım’ yaklaşımının karşılığı yok. Şimdi bakın çelişkiye; PKK’ye çağrı yapıyorlar ‘geri dönün’ diye. Tamam geldiler Mahmur’dan. Ama bu defa demokratik zeminde mücadele eden insanları siyaset dışı bıraktılar. Arkadaşlarımız elbette siyaset dışı kalmayacaklar. Yani siyaset sadece mecliste yapılmaz. Bakın Latin Amerika ülkelerine; Şili dışında hepsi bir zamanlar parlamento dışı olan sol hareketlerle yönetiliyor bugün. Bunlar hep, parlamento dışı hareketlerin mücadelesi sonucunda oldu. Ama burada bir paradoks var; ‘dağdan in, gel siyaset yap’ diyorsun, siyaset yapan arkadaşlarımızın, üstelik en ılımlı, en diyalogdan yana olanların haklarını elinden alıyorsun ve siyaset dışı bırakıyorsun. Böyle şey olur mu? O nedenle bence sabıkalıdır bu devlet. Güven duyuluyor mu bu devlete? Hayır. Bugüne kadar ne demiştir de yapmıştır? O nedenle bence bunun karşılığı yok. Devletin yanı sıra PKK’ye silah bırak diyen aydınların, sol güçlerin PKK’ye güvencesi ne? Ne kadar takipçisi olacak bunun? Ya da bugün bölgede yaşanan ağır insan hakları ihlallerini ne kadar sahipleniyorlar? Cenazelerimize kaç kişi katılıyor? Bu ülkede yaşadıkları için, ‘ben devletim yaparım’ kültürü bizim entelektüellerimize, sola da bulaşmıştır. ‘Kürt sorunuzu biz çözeriz, sosyalistler çözer’ anlayışı onlarda da var. Sosyalist iktidar kurulmadıkça kadın sorunu çözülmez, çocukların, emekçilerin sorunları çözülmez, varoşlarda çalışanların, azınlıkların sorunları çözülmez. Olur mu öyle şey? Biz bugünden yarınları kuracağız. Ve bugün de var olma gücünü ortaya koyacağız. Bolivya’da bile 4 tane resmi dil var, toplam 20 dil konuşuluyor. Bu çok önemli. Yani artık haklar ve özgürlükler öylesine evrensel bir koruma altında ki hiç kimse buna direnemez.

» Hükümetin açılım sürecinde yaptıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Şimdi dün İçişleri Bakanı bazı açıklamalar yaptı. İnsan hakları kurumu, BM işkenceye karşı sözleşmesinin ek protokolünün mecliste onaylanması ve ayırımcılığa karşı komisyon kurulması hakkında. Açılım adı altında yapılan bu açıklamaların açılım adına hiçbir karşılığı yok. Yani bugünkü beklentilere, ihtiyaçlara karşılık verecek hiçbir yanı yok. Bunlar zaten olması gereken şeyler. Örneğin bu BM ek protokolü, işkence suçunu ulusal denetim mekanizmalarına açıyor. Yani insan hakları savunucuları, aydınlar, sanatçılar denetleyebilecekler. Hükümetin bu protokolü şimdiye kadar çoktan onaylaması gerekirdi. Türkiye bunu onaylamayan birkaç ülkeden biri ve ben bunu kaç kez meclise getirdim basın toplantısıyla, gündem dışı konuşmasıyla ve yasa teklifiyle. Şimdi bunun onaylanmasını bize açılım diye yutturmaya çalışıyor. Bu açılım değil. Dün Hrant’ın arkadaşları olarak 19 Ocak’taki anmaya halkımızın katılması için çağrı yapmak üzere bir araya geldik. Ve aynı gün İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi. Butona basıldı. Yedi tepede ışıklar, havai fişekler… Bu karanlığı sizin havai fişekleriniz aydınlatabilir mi? Geldi ve geçti. Ve bence asıl utanç verici olan bunu dünya kamuoyuna, Avrupa ve Türkiye kamuoyuna İstanbul’u bir kültür başkenti olarak yutturmaktır. Dün anneler, Cumartesi Anneleri İstiklal Caddesi’nde yaptıkları eylemde yakınlarını arıyordu. Bir başka yerde devrimci gençler işkencede yitirdikleri bir arkadaşlarının katilinin bulunmasını istiyorlar. Ve bizler de gerçekten Hrant’ın arkadaşları olarak katilin üzerine ışık tutuyoruz. İşte böylesine bir Kültür Başkenti’nin sayfası açılıyor. Oysa bir Kültür Başkenti, çok kültürlü, çok dilli, herkesin kendi kültürünü, dilini yaşayabildiği bir kenttir. Tarihi kültür miraslarının korunduğu bir kenttir. Sokaklarında kadın-erkek herkesin kaygısız, korkusuz yürüyebildiği bir kenttir. Ve her sokağından farklı dillerde türkülerin duyulduğu bir kenttir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün olduğu bir kenttir. Bu kenti yaratanların üretim ve yönetim sürecine katılmalarıdır. Böyle monolitik, otoriter bir kenti Kültür Başkenti diye yutturmaya çalışmak İstanbul’a yapılabilecek en büyük kötülüktür.

» DTP kapatılıp, Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün milletvekillikleri düşürüldükten sonra önce sine-i millete döneceğiz dediniz. Fakat daha sonra Ahmet Türk bir açıklama yaparak ‘Öcalan mecliste kalmamızı istedi’, dedi. Ve bu tavır kamuoyunda BDP’ye bağımsız siyaset yapamadığına ilişkin eleştirilerin yöneltilmesine neden oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

- Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümüne ilişkin 22 Temmuz 2007’de çok önemli bir fırsat yaratılmıştı. Ve bence devlet bu fırsatı değerlendiremedi. Biz meclise gelerek böyle demokratik bir zemin yarattık, sorunların demokratik bir şekilde konuşulabilmesinin zeminini yarattık. Ama birkaç ay sonra partimiz hakkında kapatılma davası açıldı. Ve bazı arkadaşlarımızın milletvekilliğinin düşürülmesi gündeme geldi. Ve biz grupta konuştuk arkadaşlarla, ‘bir arkadaşımıza dokunulursa bunu hepimize yapılmış sayacağız ve meclisten ayrılacağız’ diye. Nitekim iki arkadaşımıza dokunuldu ve yasama yetkileri ellerinden alındı. Bu iki arkadaşımıza yapılmış müdahale aslında Kürt halkının iradesine müdahaledir. Onları meclise gönderen yüz binlerce oy var. Ve biz çekildik. Emin olun, meclisten çekilme kararımızı deklere ettikten sonra, başta Diyarbakır olmak üzere, sivil toplum örgütleri, meslek odaları, dernekler, İstanbul’dan aydınlar, vicdan sahibi insanlar bizim meclise dönmemiz konusunda çağrı yaptılar. Bu bizim için çok önemli, dikkate alınması gereken değerli bir basınçtı. Ve bizim döneceğimiz gün Abdullah Öcalan da ‘bence meclisten çıkmaları yanlıştır’, dedi. O da bu coğrafyada yaşayan kanaat önderi. Meclise dönmemiz için çağrı yapan diğerlerini görmediler, sadece ‘Abdullah Öcalan da böyle istiyor’ sözüne takıldılar. Bu bence iyi niyet değil. Bu, başka şekilde ifade edilemez miydi Ahmet Bey tarafından? Olabilirdi. Ama olmadı. Ama bence bunun bu kadar polemiğini yapmak haksızlık. Ve sonuçta döndük biz. Döndük ve bu devlete Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda, barışçıl zeminde, demokratik zeminde çözümüne ilişkin ikinci bir fırsat verdik. Doğrusunu isterseniz bu bizim için de yaratılmış ikinci bir fırsattır. Bizim de artık bir takım provokasyonlara karşı özen göstermemiz gerekiyor.

» Bunu biraz daha somutlar mısınız?

- Bu süreci heba etmek devlet açısından mümkündür, ama bizim açımızdan, halkımızın beklentileri açısından daha dikkatli olmalıyız. Heba edilmesine yol açacak malzeme vermemeliyiz.

» Peki bundan sonra ne olacak?

- 1 Şubat’ta Barış ve Demokrasi Partisi’nin kongresi var. Bütün emek ve demokrasi güçlerinin gözü bu kongrede. Örneğin bence bu kongreye toplumsal muhalefetin birliğine yönelik, gelecek açısından önemli işaretler kongresi olabilir. Toplumsal muhalefetin gelecekte merkezini oluşturabilecek, kapsayıcı bir ihtiyacın işaretlerini verebilir. Nasıl? Örneğin, emek çevrelerinden, demokrasi çevrelerinden arkadaşlarımız temsili olarak partinin bir takım kurullarına katılabilirler. Ve böyle bir güven yaratılır, umut yaratılır. Çünkü bence bugün sorun AKP’de ve onun neoliberal politikalarında değil, parlamento çatısı altında güçlü bir ana muhalefetin olmayışında ve parlamento dışında da güçlü bir muhalefet birliğinin yaratılamamış olmasındadır. O yüzden AKP’nin tavrı, ‘ben yaptım, oldu’ şeklinde oluyor. Bu tavır da her gün sayın başbakanın tavrına ve yüzüne yansıyor zaten.

» Bundan sonraki süreçte talepleriniz neler olacak?

- Öncelikle operasyonlar durmalı. Diyarbakır’da her on dakikada bir savaş uçaklarının göğü yırtarcasına kalkış yaptıkları bir ortamda barış olmaz. Demokratik bir çözüm olmaz. Umut beslenmez. Bu operasyonlar durdurulmalı. İki, PKK sempatizanı falan olabilir ama düşünce ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında, yargı kararı olmadan kimin ne olduğunu söyleyemezsin. Ayrıca bir takım örgütlere de sempati duyulabilir. Bunun yasaklanması düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne aykırıdır. Derhal parti yöneticilerimizin serbest bırakılması gerekir. Onlara yönelik operasyonların derhal durması gerekir. Üçüncüsü, daha Diyarbakır’a girerken ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazıyor. Kaldır o tabelaları. Bu, ne yasa ne de anayasa değişikliği gerektirmiyor. Mademki İçişleri Bakanı bu işin koordinatörlüğü yapıyor o tabelaları derhal kaldırması gerekiyor. Kürt halkının olduğu yerde söylenir mi bu? Ha, oradaki bürokrasi Türk olmaktan dolayı mutluluk duyabilir. Doğrusu ben de Türküm ama mutlu olmak için mücadele ediyorum. Çünkü bir üst kimliğin bir alt kimliği reddederek, kimliklerini yok sayarak, dillerini yasaklayarak, onlara bu hayatı dar ederek nasıl mutluluk duyacaksınız. Bu nedenle Kürtlerin yaşadığı bir coğrafyada ‘Ne mutlu Türküm diyene’ tabelası asmak onların onurunu incitmektedir. Jandarma Komutanlığına, 33 Kürt köylüsünü öldürmüş olan alay komutanı Mustafa Muğlalı’nın adını vermek ayıptır. Kaldırsınlar o ismi. Özür dile Kürt halkından. Hatta Genelkurmay’da bile Mustafa Muğlalı’nın adına anıt dikilmiş. Bence bir bütün olarak bakmak gerekiyor. Hrant’ın ailesinden, Ermenilerden özür dilenmesi gerekiyor. Bütün bu mazlum, ezilen halklarımızdan özür dilemek gerekiyor. Böyle başlar bu süreç. Ve sonra da tabii ki nihai olarak anayasal düzenleme. Bu darbe anayasası derhal kaldırılmalı. Bakın, şimdi yine çok kurnazca bir tutum içine girdiler. Bazı düzenlemeleri açılım adı altında yutturacaklar, sonra da ‘şunları da yapacağız ama 367 oy gerekiyor. O yüzden bu anayasayı değiştirebilmek için bize oy verin’ diyecekler. Biz de, ‘değiştirin, görelim’ diyeceğiz. Bu sizin göreviniz. Çünkü taraf olduğunuz uluslar arası sözleşmelerde bu hak ve özgürlükleri iç hukukunuzda düzenlemek gibi bir yükümlülük altına girmişsiniz. O nedenle, görevlerini yapacaklar. Ama bunu şarta bağlı kılmayacaklar.

» Barışa ne kadar yakınız sizce?

- Hem yakınız, hem uzağız. Gerçekten her gün yeni bir umutla uyanıyoruz. Ama akşam da hava kararıyor. İçimizdeki ışığı sürekli kılabilmek, kalıcı kılabilmek bizim birleşik mücadelemize, kararlılığımıza ve belki de yazılmış bedeller tarihine yeni bedel sayfaları eklememize bağlıdır...


* * *

» AKIN BİRDAL KİMDİR?

İlk ve ortaöğrenimini Niğde’de tamamladı. 1966 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden 1970 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Niğde Gençlik Derneği Başkanlığı yaptı. Ziraat Fakültesi Talebe Cemiyeti’nde görev aldı. 1973 yılında Gazi Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansı yaptı. Aynı yıllarda, Ziraat Mühendisleri Birliği ile TMMOB Ziraat Odası Merkez Yürütme Kurullarında görev yaptı. 1977 yılında kır yoksullarının ekonomik, demokratik mücadele örgütü KÖY-KOOP’un Niğde Birlik Başkanlığını yaptı. Aynı zamanda KÖY-KOOP’un merkez yönetim kurulundaydı ve Eğitim, Örgütlenme, Basın Yayın Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı görevini yürüttü. 1977-1980 yılları arasında Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu üyesiydi. Aynı dönemde, Gazi Üniversitesi Kooperatifçilik Enstitüsü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 askeri darbesi sonrasında, KÖY-KOOP yöneticileriyle Mamak Askeri Cezaevi’nde bir yıl tutuklu kaldı. 1984 yılında yargılandığı tüm davalardan beraat etti ve peyzaj mimarlığı alanında çalışmaya başladı.

1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği(İHD)'nin 1986 ile 1992 yılları arasında Genel Sekreterliği’ni, 1992’den 1999’a kadar ise Genel Başkanlığını yaptı. 12 Mayıs 1998'de Ankara'da bulunan İHD Genel Merkezinde iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. Silahlı saldırganların TİT üyesi olduğu belirlendi. Saldırıyı Yeşil'in ekibinden uzman çavuş Cengiz Ersever'in organize ettiği iddia edildi. Akın Birdal, saldırıdan mucizevi bir biçimde ağır yaralı olarak kurtuldu. 1995-1996 1 Eylül Dünya Barış Günleri’nde Mersin ve Ankara’da yaptığı konuşmalardan dolayı 2 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1999 ve 2000 yıllarında hapse girdi. Bu mahkumiyetleri nedeniyle İçişleri Bakanlığı’nın uyarısıyla, İHD Genel Başkanlığı’ndan ayrılmak zorunda kaldı. 1995 genel seçimlerinde, Emek-Barış ve Özgürlük blokunun Mersin Milletvekili Adayı oldu. Partinin yüzde 10 barajının aşamaması nedeniyle seçilemedi. 2002 yılında yine Emek-Barış ve Demokrasi blokunun Mersin adayı olan Birdal'ın adaylığı, TCK m. 312'den aldığı mahkumiyet nedeniyle YSK’ca veto edildi.
BSP ve ÖDP’nin kurucusu üyesi olan Akın Birdal her iki partide de PM üyeliği yaptı. 2002 yılında kurulan Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanlığı görevini 2 yıl süreyle yürüten Birdal, merkezi Paris’te bulunan Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu'na Başkan Yardımcısı seçilmesinin hemen öncesinde SDP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti. Federasyonun başkan yardımcılığı görevini, üst üste 3 dönem, 2007'ye kadar sürdürdü.
SDP'nin Onursal Genel Başkanı olan Akın Birdal, 22 Temmuz 2007'de gerçekleştirilen erken genel seçimlerde Diyarbakır'dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Bin Umut Adayları arasında olan Akın Birdal, milletvekili seçilmesi halinde TBMM'de savaş politikalarına karşı barışın, askeri vesayet rejimine karşı gerçek demokrasinin, her türlü ayrımcı politikaya karşı insan haklarının, hukukun siyaset karşısında araçsallaştırılmasına karşı adaletin, yoksulluğa ve yoksunluğa karşı iş ve ekmek mücadelesinin sözcülüğünü yapmayı hedeflediğini dile getirdi. 2007 genel seçimlerinde milletvekili seçilmiş, seçilmesinin ardından, DTP'ye katıldı.
2009 Yerel Seçimleri'nde DTP İstanbul Belediye Başkan Adayı oldu. DTP’nin kapatılmasının ardından halen BDP çatısı altında milletvekiliği görevine devam ediyor.
Kooperatifçilik ve insan hakları üzerine çok sayıda inceleme ve makaleleri yayımlandı. Bunun yanı sıra, Cansuyu (Aykırı Yayınları, 2006), Betula Öyküler (2003), Sol Elim Ulucanlar'dan Notlar (Belge Yayınları, 2000) isimli kitapları yayımlandı.
Ayrıca Birdal’ın insan hakları alanında almış olduğu ulusal ve uluslar arası çok sayıda ödülü bulunuyor.


Arife Köse, Akın Birdal ile röportaj...


» Bağımsız Sesonline. net








» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla