Arkadaşına Yolla Yorum Yolla

2010-02-18 - 15:10:00

Laçiner: 'Ordu vesayetini isteyenler üstü örtük dikta rejimini dayatıyor'

[Sesonline] “EMASYA gibi bir protokole sahip bir ordunun o yetkisinin elinden alınması ordunun yıpratılması anlamına geliyorsa, 'ordu yıpratılıyor' diyen insanlar hangi zihniyetle bunu söylediklerinin hesabını vermelidirler.” “Eğer sol geçmişten bugüne, örneğin 12 Eylül darbesinden sonra bütün eleştiri oklarını, daha hiçbir sağ parti bundan şikayetçi değilken orduya yöneltmiş olsaydı, en önemlisi 28 Şubat’ta ‘ne şeriat, ne darbe’ demeyip, doğrudan darbeye karşı çıkmış olsaydı bugün solun durumu farklı olurdu.” “Sol, AKP’ye hala şeriatçı, Fethullahçı parti diyor. Bunu yaparak Cumhuriyetçilerin dilini kullanıyor. Halbuki onların içinde bu fikirleri çok daha iyi savunanlar, çok daha iyi konuşanlar var. İnsanlar, onlar dururken, niye solu dinlesin ki?...” [Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner, Sesonline.net'ten Arife Köse'ye konuştu...]

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ son olarak Habertürk’e konuşarak ‘Yeter artık yahu!’ dedi. Sanırız bu ülkede gerçek değişim bir Genelkurmay başkanının, bırakın darbe planlamak, böyle cümleler bile sarf edemediği gün gerçekleşmiş olacak. Ve o gün gelinceye kadar biz hep beraber askeri vesayet nedir, sivil vesayet nedir, ordunun sabrı taşarsa ne olur, yeter artık demesi gereken kimdir, neye artık yeter demek gerekir, gibi konuları tartışmaya devam edeceğiz. Bu haftaki konuğumuz, kendisi de Kara Harp Okulu mezunu olan ve ordu içinde sosyalist bir örgütlenmeye katıldığı için ordudan uzaklaştırılan ve 1985 yılından beri Birikim Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Ömer Laçiner. Kendisiyle, askeri vesayet/sivil vesayet tartışmasını, AKP’yi ve tüm bunların arasında sıkışıp kalan solu konuştuk.

* * *

» ARİFE KÖSE: AKP’nin şeriat getireceği, Türkiye’nin Malezya olup olmayacağı tartışmalarının ardından şimdi de sivil dikta kurmaya çalıştığı tartışmaları var. Hatta AKP’ye ikinci kapatma davasının bu gerekçeyle açılacağı söyleniyor. Sizce bu tartışmanın arka planında yatan nedir? Siz bu tartışma hakkında ne düşünüyorsunuz?

- ÖMER LAÇİNER: Askeri vesayet tabiri Türkiye’de ordunun politik hayattaki ağırlığı hakkında söylenir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri “devlet” dediğimiz asker-sivil bürokrat üçlüsünün ki bunun çekirdeğinde ordu bulunur, bunlar Türkiye’nin kader politikalarını belirleme hakkını kendilerinde gördüler. 1950’den sonra işbaşına gelen bütün hükümetler de bu belirleme hakkına riayet ettiler. Dolayısıyla Türkiye kendisini ilgilendiren en önemli iç ve dış sorunlarda, hükümetler hangi çoğunlukla işbaşına gelmiş olursa olsun, bu politikalar değişmedi. Küçük revizyonlar yapmış olabilirsiniz, ama bu revizyonları yaparken de askere danışmak, askerin onayını almak zorundasınız. Temel bir değişiklik yapamazsınız. Örneğin Kürt sorununa ilişkin, bu ülkede Kürt etnisitesi vardır diyemezsiniz. Ya da Kıbrıs konusunda siz kalkıp da askerlerin önceden belirlediği çizginin dışında hareket edemezsiniz. Ya da özgürlükler konusunda, 1930’lardan, 40’lardan beri gelen yasakları ancak ordu izin verdiği zaman ordunun izin verdiği kadar kaldırabilirsiniz. Siz kendi başınıza yapamazsınız. Bu duruma son zamanlarda askeri vesayet denildi. Ordunun sivil politikadaki yerine ordunun vesayeti dendi. Tabi bu anlamda sivil vesayet saçma bir laf. Tabii ki siviller olacak, tabii ki siviller yönetecek. Siviller derken de, tabii ki seçimle işbaşına gelen hükümetler yönetecek. Yani seçimle halktan ve TBMM’den yetki alan ve yetkisini belirli aralıklarla tazeleyen hükümetler yönetecek. Bu bir kere işin kuralı. Şimdiye kadar bundan başka bir kural bulunamadı. Yok, olması da gerekmiyor. Dolayısıyla böyle bir sivil iradenin yasamada ve yürütmede egemen olması zaten cumhuriyetlerin temel kuralıdır. Bu bakımdan böyle olmasında herhangi bir sakınca yok. Üçüncü güç olan yargının nasıl teşekkül edeceği çeşitli ülkelerin tarihsel deneylerince belirlenir. Onun da yasama ve yürütme ya da en azından yürütme karşısında bağımsız olması beklenir. Bağımsız olmasının ötesinde tarafsız olması lazımdır. Yani insanların hukukun bütün toplumdaki herkese eşit olarak uygulandığını bilmeleri lazım. Hukuk bu güvenceyi verebilmeli, bunu da kanıtlamalıdır. Şimdi eğer bu sivil vesayet lafı AKP hükümeti için söyleniyorsa, AKP hükümeti merkez sağ bir hükümettir. Eğer bu merkez sağ hükümet işbaşına geldiğinden beri daha önceki yürütme organlarının sahip olduğundan daha geniş yetkiler elde etmek için uğraşıyorsa, yani en azından yürütme organlarının gücünü fiziki olarak artırıyor ve özgürlüklerimizi daraltıyorsa o zaman bir diktaya gidişten söz edebiliriz. Şimdi amacım AKP hükümetini savunmak değil ama durum bu değil. Yani bunun kanıtı nedir? Efendim diyorlar ki Hitler de böyle iktidara geldi. Analoji diye bir şey vardır mantıkta.

» Dediniz ki AKP’nin sivil vesayet kurduğuna ilişkin bir kanıt yok ortada...

- Evet, yok. Bunu iddia edenler demeliler ki AKP yürütme organını şu yetkilerle donattı veya şu uygulama artık bir baskı halinde yapılıyor.

» Peki bu tartışmanın amacı ne o zaman? Nereden çıktı bu tartışma?

- Bu, askerin arkasında siyaset yapmaya çalışanların, Ergenekoncuların yanında olanların mevcut hükümeti yıpratmaya çalışmalarıdır. Mevcut hükümetin belki de en çok desteklenecek tarafı, Ergenekon ile ve ordu vesayeti ile uğraşıyor olmasıdır. Tabii ki AKP’nin bu konularda yeterli çabayı gösterdiği kanısında değiliz. AKP iktidara geldiğinden beri askerlerle uzlaşma arıyor. Askerler ise bu uzlaşmanın kendi istedikleri koşullarda olmasını dayatıyorlar. Askerlerin yaptığı vahim hatalar var, örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimini engellemeye kalktılar. Ama adamların hakkı var bunu yapmaya. Kanun varsa böyle yapılır. AKP sonuç olarak kendi yaptığı seçim kanunu ile değil, kendisinden önce yapılan seçim kanuna göre iktidara geldi. Sonra adamların bu kanunla bir cumhurbaşkanı seçmesine izin vermiyorsunuz. Tabi askerlerin bu davranışları AKP’ye puan kazandırdı. Daha sonra öğrendik ki askerler sadece bundan ibaret şeyler yapmamışlar. Bunu AKP hükümetinin de bildiği anlaşılıyor. Ortada, en küçük bir fırsatta müdahale etmeye hazır bir ordu var. Bunu bugün siyasi arenada olan başlıca partilerin hepsi biliyorlar. Dolayısıyla başından beri AKP görmezden gelmeye çalışmasına rağmen bazı şeyler artık onun görmezden gelmesinin de ötesine geçti. Danıştayı bombalarsanız, suikast planları yaparsanız doğal olarak da karşı taraf kendisini savunur. Başbakan ‘biz bunları biliyorduk’ dedi. AKP dışında, ülkede asgari demokrasinin işlemesi gerektiğine inanan demokrat insanlar AKP’nin bunca zaman bunları biliyor olmasına rağmen neden bir şey yapmadığını da sorabilirler ki soruyorlar. O da gaza getirmeyin beni diyor. Bu olgulara bakarsanız, AKP hükümeti çok ihtiyatlı davranıyor. Davranması gerektiğinin çok çok gerisinde davranıyor. Ama buna rağmen karış taraf, CHP, MHP, böyle sivil vesayet gibi şeyler söylüyor. Ama bence çok ciddi alınır tarafı yok bu iddiaların.

» Sivil dikta tartışmasını yürütenlerin en büyük örneği Hitler. Hitler’in de seçimle işbaşına geldiğini söylüyorlar. Sizce Hitler ve Erdoğan arasında paralellik kurulabilir mi?

- Ne demek bu şimdi? Benim de gözüm var, senin de gözün var, o zaman ben kadın mı oluyorum şimdi. Böyle bir şey yok. Şimdiye kadar dünyada oy alarak iktidara gelen milyon tane hükümet var. O zaman onlara da diktatör mü diyeceğiz şimdi? Dediğim gibi, bunu söyleyebilmek için, bir dikta kurulduğundan bahsedebilmek için diktatörlüğün ne demek olduğunu bilmek lazım. AKP sağcı olabilir, sağ politikalar uyguluyor olabilir. Ama o kadardır. Şu ana kadar ellerindeki hükümet yetkilerini kendi lehlerine kullanıyor olmalarının bir sürü örneğini gördük. Büyük ihalelerde kayırmalar, basının bir şekilde hükümet yanlısı hale getirilmeye çalışılması gibi iktidar gücü kullanımı örnekleri gördük. Ama bunlar en nihayetinde iktidar gücü kullanımıdır. Ama diktatörlük kurumsal bir şeydir, kurumlarının oluşması lazım. AKP bugün kendisini desteklemiş olan sermaye gruplarına avantajlar sağlıyordur. Ama bu zaten öteden beri yürütmeye verilen yetkiler dâhilinde yapılan bir iştir. Bugüne kadar her hükümet yaptı bunu. Eğer devletin ekonomiye müdahale imkânı varsa o müdahale imkânı bütün iktidarlar tarafından bu şekilde kullanılır. O bakımdan normal bir iktidarın icraatlarını görüyoruz. Tabii ki kendi adamlarını kayırma, devletin kilit noktalarına kendilerine yakın insanları getirme gibi şeyleri yapıyorlar. Ama bunlar zaten var olan yasalar çerçevesinde, o yasaların verdiği yetkiyle yapılan şeyler.

» Sivil dikta kuracağı iddiası 60’lı yıllarda Adnan Menderes ve sonra 80’lerde Turgut Özal için de söyleniyordu. O dönemde Menderes ve Özal’a yöneltilen sivil dikta suçlamasıyla bugün Erdoğan’a yöneltilen sivil dikta suçlaması benzer iddialar mı?

- Demokrat Parti hükümeti döneminde biraz daha ‘ne yapıyor bunlar?’ denilebilirdi. Demokrat Parti’nin darbeyle devrilmesinin en büyük nedeni mecliste Tahkikat Komisyonu kurması oldu. Bu yeni bir kurumdu. Mecliste böyle bir komisyon kurup ona yargı yetkisi verirseniz ve bu organ mecliste çoğunluk olan parti tarafından kullanılırsa, çoğunluğu o partinin üyelerinden seçilirse o zaman sorun vardır. Bu komisyon partileri kapatabilirdi. O zaman siz bu komisyonla en yakın rakibinizi kapatabilirsiniz. Bu bir anayasa ihlalidir. Yani o zaman iktidar hem yürütmeyi hem de Tahkikat Komisyonu aracılığı ile yargıyı elinde bulunduruyordu. Burada tabii ki sorarsınız. Ama örneğin ben Özal zamanında hatırlamıyorum böyle iktidara yasama ve yürütme yetkisinin normal dağılımının ötesine geçen, bütün kamusal hayatı o parti lehine denetim altına almasına izin verecek kurumsal bir düzenleme yapıldığını. O zaman da hatırladığım kadarıyla şöyle bir durum vardı; Özal başbakandı. Sonra cumhurbaşkanı adayı oldu. Yeterli çoğunluğu da vardı, seçildi. Başbakanlığa da kendi adamını getirdi. Böylece cumhurbaşkanının anayasada öngörülen tarafsızlığı şeklen zedelenmiş oldu. Şimdi AKP için de cumhurbaşkanı onlardan, başbakan onlardan diyerek bir benzetme kuruluyor. Ama bunlar ucuz benzetmeler. Böyle şeyler cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık sistemi olan her yerde vardır. Bunlardan yola çıkılarak dikta gibi çok ağır bir tanım yapılamaz.

» Yine son zamanlarda, özellikle Balyoz darbe planından sonra sıkça dile getirilen noktalardan bir tanesi de ‘darbelere karşıyım, ama ordunun yıpratılmasına da karşıyım’ söylemi. Bu söylem hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Ordu yıpratılmıyor. Ya da şu an diyelim EMASYA gibi bir protokole sahip bir ordunun o yetkisinin elinden alınması ordunun yıpratılması anlamına geliyorsa, ordu yıpratılıyor diyen insanlar hangi zihniyetle bunu söylediklerinin hesabını vermelidirler. Ordunun vesayetinin sürmesini isteyenler aslında bu ülkede üstü örtük bir dikta rejiminin olmasını isteyenlerdir. Bu ülkede en azından pek çok açıdan, yüksek öğrenimi açısından, siyasal sistemi açısından bu ülkenin çoğunluğunun temsil edilemediği bir parlamento vardır. Ana kurumlarımıza baktığımız zaman demokratik, kendine güvenen bir topluma yakışmayan kurumlar olduğunu görürüz. Ağır bir güvenlik endişesi altında bütün bu kurumlar işletilmekte, bu güvenlik endişesiyle bir takım kurumlar olmaması gereken yerlerde denetleyici görevi yapmaktalar, bunların başında ordu geliyor. Son yıllarda yapılan değişikliklerle bu denetimlerin alanı biraz daraltıldı ama yine pek çok alanda ordunun ve yüksek bürokrasinin denetimi var. Bu durum, genel olarak hayatın çarpıklaşmasına yol açıyor. Bu çarpıklıklarda en önemli payı olan kurum olan ordunun sadece kendi görevine çekilmesi sağlıklı olandır. Yıpratılmak değildir. Ordu kendi sınırları içine çekilmelidir. Herhangi normal bir cumhuriyette olduğu gibi askeri işlerin dışında herhangi bir görüş bildirememelidir.

» Başbuğ’un ‘ordunun sabrını taşırmayın’ dediği konuşmasını ve ordu ile AKP arasında gelişen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Başbuğ’un her konuşmasını çok ciddiye almamak lazım. Onun durumu zor tabi, tahterevallinin ortasında, bir böyle bir böyle gidiyor. Tabi asıl büyük resme bakmak lazım. 2 Kasım seçimlerinde, yani AKP’nin kazandığı seçimlerde, ordunun da içinde bulunduğu blok bir şokla karşılaştı. Bunu beklemiyorlardı. Fakat aradan bir sene geçtikten sonra bir ara seçim yapıldığında AKP oylarını daha da yükseltti ve baktılar ki AKP geçmişte merkez sağın olduğu yere oturuyor. Ve yakın vadede de onların yerinden edecek hiçbir alternatif yok. Mehmet Ağar’ın Demokrat Parti’si böyle bir şey yapabilirdi belki, ya da Erkan Mumcu falan. Şimdi bunlar onları da harekete geçirebilmek için darbe seçeneğini hep ellerinde tuttular. Fakat AKP hükümeti iktidara geldikten sonra kendisi açısından oldukça doğru bir strateji izledi. AB’ye girme konusunda oldukça ciddi caba harcadı, konjonktür de müsaitti ve Türkiye AB’nin aday ülkesi oldu. Bu, şu demekti; eğer Türkiye’de bir darbe olursa Türkiye’nin iktisadi durumu, dünyadaki pozisyonu fena halde tehlikeye düşecekti. Öyle bir şey olsa örneğin Türkiye’yi Kıbrıs’tan tamamen çıkarabilirlerdi. Kıbrıs Türk kesimini AB’ye alırlardı, Türkiye’yi de Kıbrıs’tan çıkarırlardı. Dolayısıyla hem AB hem de ABD, Türkiye’de darbe olmasını istemiyorlar. Biliyorsunuz darbe olması için en azından ABD’nin onayı gerekir. Dolayısıyla darbe yapamadılar. Ve AKP hükümetinin ayağının sürçmesini beklediler. İktisadi göstergelere göre, en azından dünya liderlerinin dikkate aldığı göstergelere göre, Türkiye’nin ekonomik performansı iyiydi. Dolayısıyla darbe yapamadılar. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında bir hamle daha yaptılar, onda da AKP sıkı durunca bu parti kaybedildi. Tahmin ediyorum, orduda, İlker Başbuğ’un da içinde olduğu bir kesim, ‘bu işler artık bitti, biz elimizdeki mali ve sosyal imkânları koruyalım, kışlamızda kalalım’, dediler. Tahmin ediyorum, yılların getirdiği denetimsizlik, bugüne kadar canlarının istediğini yapmış olmaları, bütün yaptıklarının yanlarına kar kalışı orduyu bir çeşit kabadayı pervasızlığına itmiş olmalı. Belli ki ordu içinde, komuta kademesinde falan bu darbe planları artık günlük konuşmalar halini almış. Hükümet ise, belli ki, ordu içinde olup biten her şeyi biliyordu. Kritik dönemlerde, örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce Dolmabahçe görüşmesi oldu. Tahmin ediyorum orada Recep Tayyip Erdoğan, Büyükanıt’a ordu içinde olan biten her şeyden haberdar olduklarını söylemiştir. İlker Başbuğ ordu içinde daha ılımlı bir kanadın temsilcisi anladığım kadarıyla ama daha radikal olan kanadı da tamamen tasfiye etme yanlısı değil.

» Peki bugün sizce darbe tehlikesi var mı?

- Bence yok. Darbe yapma fikri ordu içindeki subayların kafasında her zaman olacak. Amerikan ordusunda da vardır bu. Ordu sağcı bir kurumdur. Demokrasi falan gibi şeyler ordunun alışkanlıklarına ters. Ordu da karar vardır, emir vardır ve bunlar uygulanmak zorundadır. Ordu, toplumu da böyle görür. Dolayısıyla birkaç albay gelip parlamentoyu dağıtıp darbe yapma girişiminde bulunabilir tabi ama, onlar da en fazla bir hafta dayanabilir. 12 Eylül, 12 Mart gibi kurumsal bir darbeden söz ediyorsak eğer, böyle bir darbe olmaz.

» Neden?

- Birincisi, o darbeler sırasında, en azından ordunun müdahalesini hoş karşılayabilecek olan bir kesim vardı. 1957 seçimlerinde Demokrat Parti %44 oy aldı, Halk Partisi %40 oy aldı ve 1959 senesinde seçim yapılsa Halk Parti’si birinci parti olabilirdi. Demokrat Parti Halk Partisi’ni geriletmek için çok uğraştı, Vatan Cephesi kurdu vs. Ve halkın belli bir kesiminde Demokrat Parti’nin iktidarını kötüye kullandığına dair bir izlenim oluştu. 1957’de %40 oy alan halk partinin bir sonraki seçimde oyları %30’lara düştü. 1980’de, 1966’da yüksek oy almış bir Adalet Partisi 1970’de ikinci parti durumuna düşmüştü. Mecliste temsil edilen üç tane daha parti vardı. Yükselen bir sol hareket vardı ve merkez sağın hepsi yükselen bu sol hareketten korkuyorlardı. Böyle bir hareketle baş edemeyeceklerini düşünüyorlardı. Hem de MHP’nin silahlı, militan yükselişiyle de nasıl baş edeceklerini bilemiyorlardı. Ordu 1980’de bu sıkışmışlığı çözmüş oldu, o nedenle bir destek vardı. Şimdi ne yapabilirsiniz? Şimdi bir merkez sağ açıkça onlara karşı yapılmış bir darbeyi sineye çekmeyecektir ve kesinlikle direnecektir. Bugün İslami hareketin içinde, dünyada da Türkiye’de de ciddi militan bir damar gelişti. Ve bu hareket toplumda dinin sağladığı önemli bir meşruiyete sahip. Bunun hem ordu içindeki sıradan askerler üzerinde hem de toplum üzerinde ciddi bir etkisi var. O kurumlar duracak, camiler duracak. Diyelim siz 1980’de darbenize karşı soldan ciddi bir reaksiyon beklerseniz sol ne yapacak, en fazla kendi silahlı güçleriyle bir şeyler yapmaya çalışacak. Ama öbür tarafın camileri var, bayramları var. Dolayısıyla toplumsal kurumlarıyla var olan böyle bir kesimi karşınıza almak o kadar hayırlı bir iş değil. Bugün insanlar diyor ki, bu hükümet yıprandıysa yerini yenisi gelir. Ama bir darbe beklentisi, ya da darbeye destek yok. Dolayısıyla bugün darbe olmaz. Olursa, birkaç subayın darbe girişimi olur ve onlar da hemen tasfiye edilirler zaten.

» 61 Anayasası'na halkın yüzde 40’ı hayır oyu verdi, 82 anayasasına toplumun yüzde 87.2’si evet oyu veriyor. Bu farkın sebebi nedir?

- 60 darbesi sırasında bütün Demokrat Partililer bu anayasanın aleyhine çalıştılar. İnsanlar anayasanın maddelerine falan bakmadılar. 1980’de insanlar şöyle bir ikilemde kaldılar; anayasa onaylanırsa onların istediği rejim onaylanmış olacaktı, onaylanmazsa demokrasi istenmiyor denecekti. Herkes bu anayasa sonra değiştirilir diye düşündü. Sonra zaten seçimlerde görüldü ki, anayasaya evet oyu veren bu %80’lik kesimin ancak %23’ü onların kurduğu partiye oy verdi. Yani 82 anayasası oylaması Türkiye toplumunun ne istediğini gösteren bir şey değildi. Bir an önce bunlar gitsinler ve askerlerin dışındaki bir rejim gelsin istiyordu insanlar. Zaten ‘hayır’ oyu vermek sakıncalıydı, onun önlemleri alınmıştı.

» AKP bir yandan EMASYA protokolünü kaldırmak gibi adımlar atarken, örneğin Kürt sorununda açılım diye başlayıp, sonra belediye başkanlarını kelepçeleyebiliyor. AKP’nin bu çelişkili görüntüsünün altında yatan nedir sizce?

- AKP merkez sağ bir partidir. Zaten AKP’nin kimlerden oy aldığına baktığımızda nasıl bir parti olduğunu da görebiliyoruz. AKP, bütün merkez sağ partiler gibi, demokrasi konusunda demokratik değerlere inançlı, kurallara sadık gibi görünür. Her şeyi araçsallaştırmaya çok açıktır. AKP, başından beri ordu tarafından kendisine yönelik bir tehdit olduğunu biliyor. Çünkü potansiyel olarak her kuvvetli sivil iktidar askerlerin sivil siyaset üzerindeki yetkisini geriletmek ister. Fakat AKP gibi merkez sağ partilerin tarzı açıktan cephe cepheye savaşmak değildir. Bunlar daha sabırla ve yıpratma politikasıyla ilerler. Dolayısıyla halledebileceği problemleri önüne alarak gidiyor. İkincisi, problemi hallederken şunu da gözetmek zorunda; şimdi siz ordunun Türkiye’deki konumunu demokratik bilinç ve demokrasi kuralları açısından eleştirirseniz, bu duruma tahammül etmek, bu durumun düzeltilmesini zamana yaymak, peyderpey bunu düzelteyim demek olmaz. Ortada kurala aykırı bir durum var. O zaman AKP’nin bu kurala aykırılığı gidermesi lazımdır. AKP böyle bir şey yapmak istemiyor. Çünkü böyle bir şey yapar da ordunun direnci olursa, o zaman kendisinin daha fazla ileri gidemeyeceğini bildiği için AKP inisiyatifi kaybedebilir. Diyelim ki AKP anayasayı, ordunun iç hizmet kanununu değiştirdi, kurumları demokratikleştirdi… Öyle bir durumda karşısına çıkan cepheye karşı AKP daha ileri gidemeyeceği için onun adına başkaları konuşmaya başlayacaktır ve AKP inisiyatifi kaybedecektir. AKP bunun olmasını istemez. Dolayısıyla bu sürecin kendi kontrolünde olmasını istiyor. Daha da önemlisi, böyle bir restleşmenin, mevcut konjonktürde, kendisi galip gelse dahi, ordunun çok ciddi şekilde hırpalanmasına yol açacağını biliyor. Bu ise Türkiye toplumunun kimlik algısında çok ciddi sarsıntılar yaratır. Çünkü bu toplum, sevsin ya da sevmesin, güçlü bir ordusu olduğu inancına sahip olmak ister. Ve o ordunun yıpratılmış olması, kurum olarak hakaretlere maruz kalması hem ordunun kimliğine zarar verir hem de bütün cumhuriyet rejimlerinde olduğu gibi ordu sağın yanındadır. Yani siz orduyla mevcut durumu öyle idare etmelisiniz ki orta vadede ordu, olabilecek diğer alternatiflerin yanında sağ ve merkez sağın yanında olan bir kurum olabilmelidir. Bugün Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da ordu sağın yanındadır. AKP de eğer merkez sağa oturmak istiyorsa, ordu ile bir yakınlığının oluşmasını ister. O bakımdan bu süreç, yavaş yavaş ordu ile kendisinin arasının düzelmesini içermek zorundadır. O nedenle AKP ordu ile sonuna kadar çatışmak istemez. O nedenledir ki AKP, ordu içindeki darbe planlarını çok önceden bildiği halde susmuştur. Onun içindir ki Emine Erdoğan başörtüsüyle GATA’ya giremediğinde bunu hemen sorun etmediler. Kendi mantıkları açısından bakarsanız doğru bir yöntem izliyorlar. AKP’nin neden sonuna kadar gitmediğini sorgulayanlar daha azınlıktadır, ama geniş kitleler bu işin zaman içinde uzlaşmayla halledilmesini kendilerine daha uygun bulurlar. Merkez sağın oy kitleleri buna yatkındır, onlar daha radikal şeyler istemezler.

» Sanırım zaten burada asıl sorgulamamız gereken AKP’nin yapmadıklarından çok solun yapmadıkları. Solun bu tablo içindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Sol tuhaf gerçekten. Şimdi, ‘ben olsam şunu yaparım’ diyebilirsiniz. Bu anlaşılabilir bir şey. ‘AKP bunu niye yapmıyor?’ demek ise AKP’yi kendi yerinize koymaktır. Sizin AKP’yi eleştiriniz, AKP’nin kendi mantığı içinde yapması gereken şeylere yöneliktir. Ama bunu etkili şekilde yapabilecek olan bir sol hareket yok. Niye yok? Çünkü bu iş böyle ‘ha’ dediğinde olan bir şey değil. Eğer sol geçmişten bugüne, örneğin 12 Eylül darbesinden sonra bütün eleştiri oklarını, daha hiçbir sağ parti bundan şikayetçi değilken orduya yöneltmiş olsaydı, en önemlisi 28 Şubat’ta ‘ne şeriat, ne darbe’ demeyip, doğrudan darbeye karşı çıkmış olsaydı bugün solun durumu farklı olurdu. 28 Şubat’ta darbeye maruz kalmış olan dini hareket bile susmuşken, sol kalkıp konuşsaydı, demokrasiyi savunsaydı, o zaman bugün AKP’ye karşı sesinin çıkarabilirdi. Ama sol bunu yapmadı. Solun bugünkü ayağı sürçen tutumunun altında aslında milliyetçilik vardır. Sol milliyetçiliği de açıkça eleştirmiyor. O zaman ne diyebilir ki? Türkiye’de bu askeri ideolojiyle, milliyetçilikle kavga edebiliyorsanız o zaman bir alternatif olabilirsiniz. Bunu yapamayanlar zaten olmaz, eriyip gider. Toplum niye sizi dinlesin ki? Bu kavgalar karar aşamasına geliyor, bütün toplum bunlarla ilgileniyor, sen kafanı çeviriyorsun, ‘AKP şunu yaptı, bunu yaptı’ diyorsun. Sen ne dedin peki, nasıl bir alternatif sundun? Sen 28 Şubat olduğu zaman ne dedin? Sen, zaman içinde dini hareketin ne kadar değiştiğini görmene rağmen hala şeriatçı parti diyorsun bunlara. Sol AKP’ye hala şeriatçı, Fethullahçı parti diyor. Bunu yaparak Cumhuriyetçilerin dilini kullanıyor. Halbuki onların içinde bu fikirleri çok daha iyi savunanlar, çok daha iyi konuşanlar var. İnsanlar, onlar dururken, niye solu dinlesin ki? Senin söylediğin, onların söylediğinin bir parçası. Niye seni ciddiye alsınlar? Türkiye bu olayları 20 yıldan beri yaşıyor. Refah Partisi üzerinden dini hareketteki yükseliş 1990’lı yılların başında başladı. Biz bunu yazdığımızda, bakın dini bir hareket yükseliyor dediğimizde yıl 1985’ti. Ama Türkiye’de sol, hep 1970’lerdeki ezberlerini kullanabileceği günlerin gelmesini bekledi. Daha da bekler. Dolayısıyla onlar tarihten silinmiş durumdalar, sadece bunun farkında değiller.


ÖMER LAÇİNER KİMDİR?

Yazar, yayıncı ve sosyalist eylemci. 10 Ağustos 1946'da Sivas'ta doğdu. 1966 yılında Kara Harp Okulu´ndan mezun oldu. 1971'de silahlı kuvvetler içinde bir sosyalist siyasi örgüte katıldığı gerekçesiyle ordudan uzaklaştırıldı ve üç yıl hapis yattı. 1975'te Murat Belge ile birlikte aylık sosyalist kültür dergisi Birikim'i yayımlamaya başladı. 1980 öncesinde Birikim dergisi çevresinde oluşan bir gençlik grubunun önderi olarak tanındı. Birikim dergisinde Sovyet ve Çin Komünist Partilerinin güdümüne karşı çıkan, buna karşılık "ulusalcı" söylemlere de taviz vermeyen bir Marksist çizgiyi savundu. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yurt dışına giderek bir süre Fransa'da yaşadı. 1989'da Türkiye'ye dönerek yeniden Birikim dergisinin genel yayın yönetmenliğini üstlendi.

» KİTAPLARI:

» Henüz Vakit Varken:Kürt Meselesi
» Sosyalizmi Yeniden Düşünmek 1,Sosyalizmin Bunalımı:Ne Yapmalıydık
» Sosyalizmi Yeniden Düşünmek 2, Sosyalizmde Devrim
» Kışladan Anayasaya Ordu: Siyasi Kültürde TSK'nın Yeri(Ortak Kitap)
» Yoksulluk Halleri, Türkiye'de Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri(Ortak Kitap)
» Yeni Bir Sol Tahayyül İçin Birikimden Seçmeler 1(Ortak Kitap)
» Bir Zamanlar Ermeniler Vardı!...(Ortak Kitap)
» Geleceğin Solu Solun Geleceği(Ortak Kitap)
» Kentte Birlikte Yaşamak Üstüne(Ortak Kitap)
» Dünün ve Bugünün Defterleri Türkiye Sorunları Dizisi 6/2 1988 Yıllığı(Ortak Kitap)
» İşçi Sınıfının Öncü Rolü Teknoloji ve İşçi Sınıfında Değişim(Ortak Kitap)
» Tarihin Sonu mu?(Ortak Kitap)

» ÇEVİRİLERİ:

Marx`ın Felsefesi
Marx`ın Sosyolojisi


Arife Köse, Ömer Laçiner'le röportaj...


» Bağımsız Sesonline. net





» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla