Arkadaşına Yolla Yorum Yolla

2010-02-27 - 13:31:00

28 ŞUBAT DOSYASI (2): 'Topluma dayatılmak istenen tek tipçilik tutmadı'

[Sesonline] “29 Ekim 1923’de cumhuriyet kuruluyor ve geçmişi olmayan, inanç, kültür, medeniyet birikimi olmayan yepyeni bir halk icat edildiği iddia ediliyor cumhuriyet elitleri tarafından. Bu hiçbir gerçekliği, hiçbir dayanağı olmayan bir iddia. Ve toplumun bu iddianın içine sığdırılması projesi tam bir şiddettir.” “Cumhuriyet kadını diye bir şey vardır mesela ve herkes bunun dışındadır. Kimdir bu cumhuriyet kadını? Bu elbisenin içine kimler sığar? Halide Edip Adıvar’ı, Fatma Aliye’yi bile dışarıda bırakan bir cumhuriyet kadını tanımından bahsediyoruz.” "28 Şubat’tan aklımda kalan ve küçük kızlarımla beraber ekran önünde yaşadığımız bu ağır travma, Merve Kavakçıüzerinden hepimize gönderilen bu gözdağı, bence Cumhuriyet kurulduğundan beri yaşadığımız en önemli olaylardan birisidir. 4 Mart 1994' te de Leyla Zana yaşamıştı bu kötülüğü. Bu iki seçilmiş kadına reva görülen akıl almaz şiddet, dışlama ve imha hareketi, meclisin vekiller üzerinden milletin hizaya getirilme yeri olarak görüldüğünün, çoğulculuğa, katılıma zerre kadar kıymet verilmediğinin ayan beyan resmidir..." [Yıldız Ramazanoğlu, Sesonline.net'ten Arife Köse'ye konuştu...]

NEDEN YILDIZ RAMAZANOĞLU?

28 Şubat darbesi, iki tehdit algısı üzerinden gerçekleştirildi; şeriat ve bölücü terör. “Terör” bu ülkede her zaman bir tehdit olmuş, devlet kendisine uymayan herkesi terörist diye damgalamıştı zaten. Ama, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan, okullarda din dersi okutulan bir ülkede, İslam ve Müslümanlar ilk defa rejime yönelik bir tehdit olarak algılandı. Azınlıkların mağdur olması, sistemin kendi sınırları içerisinde, doğru değildir ama anlaşılabilirdir. Ancak bir ülkede çoğunluğun mağdur olması, çoğunluğun ezilmesi gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Bugüne kadar devlet ile birebir karşı karşıya gelmeyen İslam birdenbire nasıl bir tehdit haline geldi? Müslümanlar ne istiyorlar? 28 Şubat’ta gerçekten bir şeriat tehlikesi var mıydı? Türkiye’de islamın bir tehdit olarak algılanması ile dünyada islama bakış arasında nasıl bir bağlantı var? Başörtülü kadınlarkimleri tehdit ediyor? Biz de bu soruları özellikle kadın hareketi konusunda çalışmaları bulunan Yıldız Ramazanoğlu ile konuştuk.

* * *

» ARİFE KÖSE: 28 Şubat kişisel olarak sizin hayatınızda neler değişti, sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

- YILDIZ RAMAZANOĞLU: 28 Şubat sonrası benim için daha önemli aslında. 28 Şubat ile ilgili olarak beni en çok etkileyen olay 2 Mayıs 1999’da Merve Kavakçı’nın TBMM’den atılması girişimidir. Bu olay, aslında, Türk siyasi hayatında bir dönüm noktası. Buradan anlıyoruz ki bu ülkede seçilmişlerin hiçbir değeri yok. Bu, aslında kadınlar tarafından da karşı çıkılması gereken bir olay iken, kadınların da sessiz kalması, hatta Merve Kavakçı’nın meclisten atılmasını desteklemesi bizim için çok sarsıcı oldu. Dolayısıyla bu olayla birlikte anlaşıldı ki kadın nüfusun yüzde 60’dan fazlasını oluşturan başörtülü kadınların seçilme hakkı yok. Bu toplumda kadınların yüzde 60’ının seçilme hakkı yokken, 1934’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verildiğinin tekrarlanıp durması, her yıl şaka gibi kutlanması Türkiye’nin ne kadar büyük bir ikiyüzlülük içinde olduğunu, ne kadar ironik şeyler yaşadığımızı gösteren çok temel bir gösterge. Ben inanıyorum ki bu olayla birlikte toplumda garip bir bilinç yükselmesi gerçekleşti. Geleneksel olarak ya da ailevi örüntüler içinde başörtüsü takan kadınlar bile o noktadan itibaren bu işi farklı bir boyutta algılamaya başladılar ve başörtüsü mücadelesi bir hak ve özgürlük mücadelesine dönüştü. Benim için 28 Şubat’tan aklımda kalan ve küçük kızlarımla beraber ekran önünde yaşadığımız bu ağır travma, Merve üzerinden hepimize gönderilen bu gözdağı, bence Cumhuriyet kurulduğundan beri yaşadığımız en önemli olaylardan birisidir. 4 Mart 1994' te de Leyla Zana yaşamıştı bu kötülüğü. Bu iki seçilmiş kadına reva görülen akıl almaz şiddet, dışlama ve imha hareketi, meclisin vekiller üzerinden milletin hizaya getirilme yeri olarak görüldüğünün, çoğulculuğa, katılıma zerre kadar kıymet verilmediğinin ayan beyan resmidir.

» 28 Şubat sürecine kadar İslam, Müslüman olmak bu toplumda bir çelişki olarak algılanmadı. Müslümanlar devletle birebir karşıya gelmedi. Ama 28 Şubat ile birlikte birdenbire Müslümanlar iç tehdit, İslam ise devlete yönelik bir tehdit haline geldi. Bu süreç nasıl yaşandı?

- Bu sorunun cevabını bulmak için 100 sene öncesine gitmek gerekiyor. Çünkü 29 Ekim 1923’de cumhuriyet kuruluyor ve geçmişi olmayan, inanç, kültür, medeniyet birikimi olmayan yepyeni bir halk icat edildiği iddia ediliyor cumhuriyet elitleri tarafından. Bu hiçbir gerçekliği, hiçbir dayanağı olmayan bir iddia. Ve toplumun bu iddianın içine sığdırılması projesi tam bir şiddettir. Bu tabiî ki bir takım baskılarla, çabalarla bugüne kadar da getirildi, gerçi insanlara küçük küçük alanlar da bırakıldı dine ait pratiklerini yaşamaları için. Fakat hiçbir zaman dindar insanların bu ülkede söz sahibi olmasına, egemenliği paylaşıp, karar alma mekanizmalarında yer almalarına izin verilmedi. Ama 28 Şubat öncesine baktığımız zaman görüldü ki, artık belli bir birikim oluşmuş, insanların kendi olma isteklerine dair talepler görmezden gelinemeyecek bir güçlülüğe erişmiş. Artık Anadolu’daki insanlar da bu ülkede etkin ve eşit olarak var olmak, yönetimi, ülkenin zenginliklerini paylaşmak, eşit yurttaşlar olarak bir araya gelmek istediler ve taleplerin bu şekilde yükselmesiyle birlikte kavga ve gerilim başladı. Doğrudan mevzi kazanma, ayrıcalıkları kaybetmeme savaşı verildi sanki. Hem dini hayatın geriletilmesi, hem bu yükselen taleplerin bastırılması, halkın büyük bir kısmının yeniden eski suskun, edilgen mevzilerine çekilmesi çabasıydı darbe süreci.

» Neydi bu talepler?

- Örneğin bir kamu alanı var. Amorf olarak gireceksiniz bu alana. Yani sizi oluşturan bütün kimliklerinizden soyunacaksınız. Yüzyılların getirdiği birikiminizden, geçmişinizden soyutlanıp, sizi oluşturan bileşenleri elbise gibi dışarıda bırakıp o kamu alanına öyle gireceksiniz. Cumhuriyet kadını diye bir şey vardır mesela ve herkes bunun dışındadır. Kimdir bu cumhuriyet kadını? Bu elbisenin içine kimler sığar? Halide Edip Adıvar’ı, Fatma Aliye’yi bile dışarıda bırakan bir cumhuriyet kadını tanımından bahsediyoruz. Bunun içine sığmıyorsunuz. Bütün varoluşunuzla bu kamu alanında varolmak, bütün zenginliğinizle kendinizi orada ifade etmek istediğiniz zaman size geçit verilmiyor. Başka insanlar Kürt kimliği ile gelmek istiyor, dilini konuşmak istiyor, onlara da geçit verilmiyor. Bu alanda hepimiz Sünni’yiz, hepimiz Türk’üz, hepimiz laikiz. Laikliğinde böyle Fransa’daki gibi en uç, saçma ve dışlayıcı bir formasyonu benimsenmiş. Bütün dinlere mesafeli ama saygılı insanların bile içinde kendilerini rahat hissedemediği bir laiklik tanımı var. Herkesi susturan tanımları kabul ettiğiniz zaman bu kamu alanına girebiliyorsunuz. En temel taleplerden bir tanesi, kamu alanının eşit bir şekilde, eşit yurttaşlar olarak ve kendi kimliğinizden, kendi varoluşunuzdan herhangi bir ödün vermeden paylaşılması. Eğer ben örtünerek yaşıyorum, hayatımı bu şekilde kurguluyorum dediğiniz zaman size ‘hayır senin bu görünürlükle bizim tanımladığımız kamu alanında yerin yok’ deniyorsa, o zaman Allah’ın her bir insan tekine verdiği doğal hukuktan, insan hakları evrensel beyannamesinde de tanımlanan var olma, kendini geliştirme, eğitim alma gibi en temel haklarınızdan bile mahrum edilmek gibi bir tehditle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bunun dışında insanlar doğal olarak çocuklarının dini bir eğitim almasını istiyor. İmam Hatip Okulu zaten çok saçma bir isim. Bu saçma isimden yola çıkarak ‘o zaman git imam ol’ gibi pervasız iddialarda bulunabiliyorlar. Hâlbuki insanlar bu okula imam olmak için gitmiyor, bunu herkes bilir. Mesela ben imam hatip eğitimi almadım. Dini bilgilerimi de bir türlü çocukluğun berraklığındaki gibi telafi edemedim. Ailem de yeterli değildi. Oysa benim en doğal hakkımdı. Benim ailemin böyle bir fırsatı olsaydı ve böyle bir okula gidebilseydim din nedir, peygamberler nedir, neler öngörmektedirler, bunları çocukken anlamış olsaydım, aradan geçen bunca yılı kaybetmeden şimdi böyle hala arayı kapatmak için uğraşmazdım. Dolayısıyla bu hakların insanların elinden alınmış olması gerçekten çok üzücü. Eskiden devletin dini İslam yazıyordu ve bu çıkarıldı, ama devletin dini yine var. Devletin bu sefer de pozitivist bir dini var. Rasyonaliteye dayalı, agnostisizm ile ateizm arasında bir dini var ve sürekli bunu empoze ediyor. Eğitim sistemi de bunun üzerine kurulu. Dolayısıyla bir ebeveynin çocuğunu inançları doğrultusunda yetiştirme hakkı var. Toplumdan doğar doğmaz çocuklarını sistemin kollarına teslim etmesi bekleniyor. Kimsenin ötekinin kimliğinde yok olması beklenmeden, yan yana durarak, bir arada yaşama isteğine mevcut cumhuriyet elitleri hiçbir zaman rıza göstermediler. Sürekli birbirimize karşı konumlandırılıyoruz. Bugün işte Müslüman Türk, Ermeniye karşı kışkırtılıyor, sekülerleştirilmiş Kürtler dindar insanlara karşı kışkırtılıyor, Türkler Kürtlere karşı kışkırtılıyor. Sürekli, farklılıklardan bir zenginlik, bir birliktelik, geniş bir aile yaratmak yerine, farklılıklardan çatışma üretme diliyle karşı karşıyayız.

» Aslında ilginç bir durum var. Mağdur olan diğer toplumsal kesimlere baktığımızda en azından sayısal olarak azınlıkta olduklarını görüyoruz. Ama Müslümanlar bu ülkenin çoğunluğunu oluşturuyorlar ve şu anda mağdur konumu ndalar. Tuhaf bir durum öyle değil mi?

- Benim gerçekten en çok ilgimi çeken şeylerden birisi, hak ve adalet duygusu gelişmiş, geniş bir vizyonu olan Müslüman alimlerin bir şekilde belli bir süreç içinde yok edilmiş olmasıdır. Bu nedenle geriye çok dar, gerektiğinde hepimize karşı sert tavır alabilecek, hakikaten gerici diyebileceğimiz, hakikaten insanı ürküten bir takım insanların eline kaldı din. Sanki kasten sadece onlara geçit verildi. Kötü bir temsil olsun diye belki. Böylece İslami temsil çok dar ve kötü bir alana sıkıştırılmak istendi. Buradan yola çıkarak kendi düşüncelerinin, kendi önermelerinin onaylanması sağlandı, ‘siz bunu mu istiyorsunuz’ dendi insanlara. İşte burada İslam adına ortaya konan karanlık bir tablo, karanlık bir kafa yapısı, öbür tarafta da Avrupa’nın aydınlanmasını kendisine örnek almış, aydınlanmış bir yapı. Buradan yola çıkarak, önümüze bir şey konuluyor; “tartışılamaz Batı değerleri”. Oysa Batı bile kendini tartışıyor, kendini sürekli aşmaya çalışıyor. Demokrasi de rahatlıkla tartışmaya açılıyor. En iyi temsil nasıl gerçekleşebilir? Herkesin geniş özgür hareket alanlarına sahip olduğu, çoğunluğun azınlığı ezmediği bir demokrasi nasıl olabilir? Batı bunları konuşurken biz hala jakobenizm ile birleşen bir demokrasi anlayışı içinde, tartışılmaz batılı kadın, tartışılmaz batı demokrasisi mantığı içinde devam etmeye çalışıyoruz ki bu sürdürülebilir bir şey değildir. Sürdürülemeyeceği için de zaten tartışmaya açılıyor. Cumhuriyet elitleri hala bunu sürdürmeye çalışıyor ve bütün milleti bir öğrenci gibi görüyor. Biz yukarıdayız, dikte ederiz, öğretiriz. Siz aşağıdakilersiniz, hepinizi bir hizaya sokarız mantığı var. Bazen tatlı sert bir baba gibi, bazen haddini bildirmek, cezalandırmak şeklinde gerçekleşiyor. İnsanları bir küme halinde algılayıp, kategorize edip kafa konforu yaratıyorlar. Burada Ermeniler var, Ermenilere karşı şöyle bir politika, başörtülüler için bir politika… Başörtülülerin bir iddiası, arzusu, bir gelecek tasarımı var mı? Bunun hiçbir önemi yok onlar için. Hiç kimseyi yüzleriyle görmek istemeyen, tek tek birey olarak algılayamayan bir yaklaşım.

» Evet, bir de başörtülüler diye tek bir kategori oluşturuluyor öyle değil mi?

- Tabii ki. Şöyle bir şey yapılıyor; başörtülüler var ve bir de öteki kadınlar, laik kadınlar var. Sanki bu kadınların hepsi tek tip düşünen, tek tip algılayan, aynı şeyleri hisseden arzulayan kadınlar. Örneğin sanki bütün laik kadınlar operaya gider, İslam’ı öğrenmiş, onunla hesaplaşmış, ne kadar ilkel bir din olduğunu anlamışlardır. Hâlbuki laik kadınlar kategorisi içinde de namaz kılan kadınlar var, dine son derece sıcak bakan kadınlar da var, benim gibi değil de farklı bir şekilde kendini İslam algısı içinde ifade edenler de var, Tanrıya inanan ama İslamın kimi pratiklerini yaşamayan kadınlar var, yani yüzlerce çeşit kadın var. Ama sanki bu farklılıklar yokmuş gibi bir sınıflandırma yapılması gerçekten çok üzücü. Zaten bizim hedefimiz, ortak vicdan çabaları içinde olmamızın sebebi bu sınıflandırmayı parçalamak, bir yarma harekâtıyla bu çemberi kırmak ve insanları bütün farklılıklarıyla, bütün çeşitlilikleriyle algılayıp yan yana ve birarada yaşamanın makul bir yolunu bulmak.

» Yeniden 28 Şubat’a dönecek olursak, 28 Şubat darbesinin en önemli gerçekleşme denelerinden birisi irtica tehdidinin var olduğu iddiasıydı. Refah Partisi şeriat getirecek miydi gerçekten?

- Şimdi bakın irtica tehdidine bir parantez açmak lazım. İrtica tehdidi, dayatılan cumhuriyet paradigmalarının tartışmaya açılması, ima edilen şey bu. İnsanların suçlamaların altında kalıp, ezilmek yerine, korkularını, ürküntülerini, başlarına gelebilecek bir takım kötü şeyler duygusunu artık bir kenara bırakıp, gerek yaşam biçimiyle gerek bir takım iddialarla, taleplerle, muasır medeniyet seviyesi gibi tartışılamaz denilen Batı değerlerini tartışmaya başlamaları. Bu medeniyet seviyesini kim belirlemiş? Şu anda tüm dünyada insanlığa çağdaşlaşma adı altında dayatılan bir tek tip medeniyet projesi var ve bizimkiler sürekli bunu izliyorlar. Takip edilen bu projenin tartışmaya açılması, Türkiye’de de zoraki islamofobi üretmeye yönelik çabaların teşhir edilmesine irtica tehdidi deniliyor. Bunun neye denk geldi ortada. Dünyada emperyalist saldırılara gerekçe üretmek için imal edilen korkuların taklidi sanki bizdeki. Aslında bu dünyada irtica değil irticalar var ve hepsine karşı eşit mesafede durmak gerek. 1997’de 28 Şubat kararları yayınlandı ve bu kararların uygulanamaz olduğu ortadaydı. Çünkü doğrudan bu toplumun bütün inanç birikimini hedefleyen, hatta bütün varoluşunu, temelini, yüzyıllar içinde oluşan medeniyet algısını kıran bir yaklaşımdı. 28 Şubat sürecinin 1000 yıl devam edeceği söylendi biliyorsunuz. 1000 yıl devam edecek deme cesaretini nereden buluyorlar? Çünkü dünyada da böyle bir eğilim yükseliyordu. Sonuçta bu yeni trende baktığımız zaman Batı medeniyetini üstün olarak kabul etmemizin neredeyse emredildiği bir süreçten geliyoruz. Bunun dışında kalanların hepsi, bizden olmayan ötekiler, ötekilerin de çoğuna baktığımız zaman hep İslam hinterlandının halkları hedefte. Saldırılar Müslüman ülkeleri kapsıyor ve uygar olan dünyanın bir kurtarma misyonu söz konusu. İşte her yerde, Irak’ta, Afganistan’da ezilen Müslüman kadınlar var. Bu kadınları ezenler zalim Müslüman erkekler. Kadınlar eşleri, oğulları yüzer yüzer öldürülerek kurtarıldığı taktirde burkalarını açacak, siyasallaşacak ve kurtulacak. Bunun bizdeki paralel söylemi ise şöyle; ‘siz başörtülü kadınlar kendi içinde bulunduğunuz zulmü algılayamıyorsunuz’. Fransa’daki söylem şöyle, aslında başörtüsü takmak başörtülü kadınların kendi özgün seçimi değildir, ağabeyleri, babaları tarafından uygulanan baskıdan dolayı başörtüsü takıyorlar. Aynı şey Türkiye’de de tekrarlanıyor. Baskılardan yana olan elit kadınlar hep bunu söyledi; ‘bu sizin seçiminiz değil’. Bu akıl almaz bir saygısızlık gerçekten. Çünkü günümüzde 18 yaşını doldurmuş hiç kimseye hiçbir ebeveynin zorla herhangi bir şey yaptırabileceğine inanmıyorum ben. En azından bunun kalıcı olduğuna, sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum. Ve herkesin her şeyi yeniden düşünerek, kendi özgün hikâyesiyle, kendi seçimiyle yaptığına inanıyorum. Tabii ki herkes bir çevrenin içine doğar, bu da çok insani bir şey. Yani mutlak bir bağımsız seçme diye bir şey yoktur zaten. Tabii ki bir şeylerden esinlenirsiniz, karşılıklı tesirler, özdeşimler olur. Etkileşim alanınız ne kadar genişse o kadar geniş bir perspektifle geniş bir vizyon içinden varoluşunuzu kurarsınız. 28 Şubat sürecinin jakoben kadınları kendi bulundukları konumu acaba bu kadar geniş bir vizyonun içinden mi seçtiler? Onlara Cumhuriyet kadınları diye bir misyon biçildi ve muhtemelen sorgulamadan bu misyonu kabul ettiler. Dolayısıyla bu misyonun ben de onların özgür seçimi olmadığını söyleyebilirim ve bu hiç de yanlış olmaz. Neticede bunlar son derece subjektif ve yersiz iddialardır. İnsanların beyanını, nasıl hissediyorsa onu esas almak en iyisi.

» Peki başörtüsü meselesine hangi açıdan bakmak lazım? Başörtüsü kadın hakları sorunu mudur, insan hakları sorunu mudur, nerede konumlandırmak lazım?

- Başörtüsü meselesini her şeyden önce bir insanın yaratılıştan itibaren sahip olduğu inanma hakkı çerçevesinde görmek lazım. Çünkü her insanın biricik hayatı var ve her insan bu biricik hayatı en çok içine sinen şekilde yaşamak ister. Bir insanın dinini değiştirmesini istemek ve onu bunu yapmaya zorlamak ne kadar büyük bir zulümse, bir kadının dinini inandığı şekilde yaşamasını engellemek de insan haklarına, elbette kadının insan haklarına aykırı. Bir de örneğin başörtüsünün İslamda yeri olmadığı iddia edenler var. Üzerine en kolay söz söylenecek konuların başında gelir bu mevzu ülkemizde. Mesela Avrupa’da da tartışmalar bu yöne kaydığı zaman bir çok düşünür, antropolog, sosyolog bunu bu şekilde tartışmaya hakları olmadığını, eğer bir insan benim inançlarımda böyle bir şey var iddiasında bulunuyorsa hiç kimsenin bunu sorgulama hakkı bulunmadığını söylerler. Bunlar Avrupa’da da tartışılan şeyler. Üniversiteler örneğin, yeni fikirler üretilecek, mevcut fikirlerin sorgulanacağı, aşılacağı bir yer olması gerekir. Bu konuda dünyanın sicili temiz, dünyanın Türkiye dışında her yerinde başörtülü bir kadın üniversitede eğitim alabilir. Bu gerçekten utanç verici bir durum. Ve bu konuda o kadar dolambaçlı iddialarla, Avrupa ile de özdeşleştirilerek yasaklar savunuluyor ki gerçeği gizleme çabalarına şaşmamak imkansız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin hakkında verdiği kararı örnek gösteriyorlar. Ancak burada yasaklanan Leyla Şahin, Viyana’da üniversite eğitimini tamamladı ve aynı zamanda da Viyana’da doktor olarak çalıştı ve hizmet verdi. Bunu nasıl açıklayacaksınız o zaman? Nasıl saklayacaksınız. Şu anda Avrupa’daki mevcut uygulamada bütün Avrupa’da liselerde bile öğrenciler başörtülü olarak okula devam ediyorlar. Bir tek Fransa’da, o da sadece devlete bağlı ortaokul ve liselerin bazılarında başörtüsü yasağı var. Onun dışında, devlet ve özel üniversitelerin ve özel liselerin hiçbirinde başörtüsü yasağı yok. Mesela diyorlar ki neden doktora yapan başörtülü kadın yok? Ama nasıl olabilirdi ki? Yüksek lisans sınavına bile giremiyorsunuz. Bir de bu kuşaktan kuşağa aktarılan bir şey. Ben anneyim, iki kızım var. Ben 1981 yılında Hacettepe Üniversitesi’nin kapısına yasak asıldığında, yarın bir gün bunların hayal olacağını, bu utancın tarihe gömüleceğini, tozlu bir anıya dönüşeceğini düşünmüştüm. Maalesef kızlarım da bunları yaşadı. Umut ederim onların kızları bunları yaşamaz.

» Başörtüsü konusundaki en kafa karıştırıcı tartışmalardan bir tanesi de kamusal alan/özel alan tartışması. Deniyor ki, başörtüsü özel alanda serbest olsun ama kamusal alanda yasak olsun, çünkü kamusal alan devleti temsil eder ve devlet laik olmak durumundadır. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?

- Şu anda Avrupa’daki filozofların en çok tartıştığı konu, kamusal alan konusu. Dolayısıyla kamusal alanın yeniden yapılandırılması için zihinsel mücadele veriliyor. Durum böyleyken, dar bir kamusal alan tanımı yapıp insanların çoğunu bunun dışında bırakmak gerçekten çağ dışı. Türkiye’de biraz da Batıya yamanarak gerçekleşen aydınlanmanın şu şekilde işlemesi gerekiyordu; insanlar masum bir şekilde köylerinde yaşarken, başı örtülü, tülbentli kadınlar, kentleşme ve eğitim süreciyle birlikte yavaş yavaş aydınlanacak, açılacak ve böylece o cumhuriyet kadını dediğimiz prototipin içine herkes girecekti. Yani tepede hedef olan gösterilen şey cumhuriyet kadını modeliydi. Baştan beri iki alandan söz edildi; birincisi kamusal alan, ikincisi ise özel alan. Özel alan dediğimiz alan aslında zaten İslamın kadına örtünme emri getirmediği bir alan. Zaten İslamın öngördüğü şey kamusal alana çıktığın zaman için öngörülüyor. Fakat bu sistem başörtülü kadınlara asıl paylaşımın yaşandığı, üretimin yapıldığı kamu alanını yasaklamaya çalışıyor. Ama kadınlar “özel alanda örtülü, kamu alanında açık” dikotomisini kırıp kamu alanında örtülü olmayı talep ediyorlar. Bu talep sadece Türkiye’ye özgü değil zaten, dünyanın her yerinde Müslümanlar artık bunu talep ediyorlar. Avrupa’da da şu anda öteki ile karşılaşmak çok yeni bir şey. Neden? Yine Fransa’yı örnek verecek olursak, dünyanın başka ülkelerinden Müslümanlar Fransa’ya geldiklerinde birkaç yıl sonra Fransızların yaşam biçimini benimser ve Fransızlaşırlardı. Ama şimdi öyle insanlar var ki, onlar hem Fransız vatandaşı olmak istiyor hem de Fransızların o tartışılmaz, üstün, biraz da kibirli medeniyet algısının içinde kendi değerlerini taşıyarak, inançlarıyla onur duyarak, saygı görerek varolmak istiyor. Dolayısıyla Avrupa’da “öteki” sarsıntısı var. Çünkü daha önce gelenler, asimile ve entegre olduğu için “öteki” diye bir şey kalmıyordu. Ama şimdi hakiki ötekiler var. Avrupa’da artık bunlar tartışılıyor. Anlaşıldı ki asimile olmayı reddeden “öteki” ile birlikte yaşamak hiç de kolay bir şey değil. Çünkü onun farklı talepleri var. Yaşama, senin kültürünün dışında farklı bir bakış açısı var. Türkiye kendi vatandaşına saygı göstermeden, uzlaşmadan, bu çatışma ekseninde nereye kadar gidebilir?Birileri beğenmese de sindiremese de bu ülkenin insanlarının büyük çoğunluğu Müslüman olduklarını söylüyorlar. O zaman siz bu kimliği bastırarak yok sayarak nereye varabilirsiniz? Eğer bu ülkede siyasal iddialarınız varsa bu insanlarla birlikte yaşıyorsanız, onların kalbini kazanacak, onların inanç birikimiyle örtüşecek, bu inanç birikimini anlamaya çalışacak bir politika izlemelisiniz. Üstelik bu dediğim sol için de geçerlidir. Ama siz bu insanları aşağılayan, onlara tepeden bakan bir siyaset izliyorsunuz ve sonra da bununla iktidara gelmeyi hayal ediyorsunuz ve tabii ki gelemiyorsunuz, o zaman da gelememenin getirdiği bir hırçınlıkla kötü yola sapıyorsunuz. AKP’ye herkes bayılmıyor. Müslümanlar da AKP’nin her yaptığını beğenmiyor. Mesela ben AKP’li değilim. Ama karşımızda o kadar ceberut, o kadar korkunç, üzerimize darbelerle gelen bir güç var ki, bütün insanlar AKP’ye oy vermek durumunda. Gerçekten başka alternatifler de üretilmesi lazım. AKP’nin o üstten bakan kibirli tavrının, bazı kötü politikaların uygulamaların eleştirilmesi lazım ama şu anda buna bakacak takati yok kimsenin.

» Yine başörtüsü konusunda en çok tartışılan konulardan bir tanesi başını örtmenin kadının özgürleşmesinin önünde bir engel olduğu iddiası. Üstelik bugün başını örten kadınların ileride, başını örtmeyen kadınları da başını örtmeye zorlayacağı iddia ediliyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?

- Aslında başını örten insanların iddiası başlarını öreterek özgürleştikleridir. Tek tip bir özgürlük anlayışı olamaz. Herkesin özgürlük anlayışı farklıdır ve bu, onun en doğal hakkıdır. Eğer bir insan, ‘ben örtünerek bir meşruiyet alanı içine giriyorum, böylece benim çevremdeki herkes önümde daha geniş bir alan açılmasını sağlıyor’ diyorsa bunu da kabul etmemiz gerekir. Madem cumhuriyet dediğimiz rejim bütün kadınların eğitim almasını istiyor o zaman bu kısıtlayıcı bir neden olmamalı. Ama hayır, bu illa onun dediği şekilde olacak. Halbuki, başörtüsü nedeniyle insanların okuması engellenmese belki o insanlar başlarını açacaklar. Ama baskı altında insanların seçimleri nedir, hangi seçimleri kendilerine, hangisi ailelerine aittir, her şey görünmez oluyor.

» Sanki biraz da kanıksandı artık başörtüsü meselesi değil mi? Bu sorun nasıl çözülecek sizce?

- AKP iktidarında, kadınların eş durumundan öne çıkmış olmaları, başörtüsünün Çankaya Köşkü’ne kadar çıkmış olması aslında alttaki bütün acıların gözden kaybolmasına neden oldu. Görünürlüğünü kaybetti. Mesele neredeyse yeraltına iniyor. Acılar giderek derinleşti. Şu anda yüzlerce, binlerce eğitimden mahrum olmuş insan var. Bu söyleşiyi onlardan birisiyle yapıyor olsaydınız daha konuşmaya başlamadan gözyaşlarına boğulabilirdi. Hazar Derneği’nin 2007’de yaptırdığı Örtülemeyen Sorun Başörtüsü diye bir araştırma var. Bu, inanılmaz verilerin ortaya konduğu bir araştırma. O araştırmada benim canımı çok acıtan bir soru var. Diyor ki o soruda ‘eğer başörtüsü yasağı olmasaydı hayatınız başka türlü bir seyir izler miydi?’. Katılanların %90 ı diyor ki, ‘eğer başörtüsü yasağı olmasaydı hayatım şu anda olduğundan çok daha farklı bir noktada olurdu’. Demek ki insanların yüzde 90’ından fazlasının hayatları, gelecekleri ellerinden alınmış. Hayatları, rüyaları, umutları çiğnenmiş. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Geçen gün televizyonda bir üniversite hocasına rastladım, diyordu ki, ‘bu mesele artık sonsuza kadar kapandı’. Bu nasıl bir insan hakkı anlayışı, nasıl bir kadın vicdanı, nasıl bir kadın ruhu ki bu işin kapandığını söyleyebilir. Şu anda yüz binlerce kadın sırf başörtüsü yasak olduğu için hiç tasavvur etmedikleri, hayalini kurmadıkları bir hayatı yaşamak zorunda. Ve bu kadınların seçilme hakkı bile yok. Bu konu asla kapanmaz. Unutmak, kanıksamak suçtur. Ben kendi adıma yaşanan hiçbir şeyi unutulmamıs, daha insani bir yaşam için mücadele edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu ülkede herkes eşit, özgür ve saygın yurttaşlar olana kadar bunları hatırlamaya ve hatırlatmaya devam edeceğiz.

* * *

YILDIZ RAMAZANOĞLU KİMDİR?

1958 Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ni bitirdi. Çeşitli süreli yayınlarda denemeler ve makaleler yazdı. Türkiye'de ve yurt dışında kadın zirvelerine katıldı. Bu çalışmalardaki izlenimlerinin bir kısmını "Bir Dünyanın Kadınları" adlı kitabında değerlendirdi. (Ekin Yayınları, 1998). "Osmanlıdan Cumhuriyete Kadının Tarihi Dönüşümü" isimli çalışmaya editör ve yazar olarak katkıda bulundu. (Pınar Yayınları, 2000) Türkiye Yazarlar Birliği 2002 Hikaye ödülünü alan kitabı "Derin Siyah" Söylem Yayınları'ndan çıktı. (2003)

» Eserleri:

»Bir Dünya’nın Kadınları (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadın’ın Dönüşümü, Editör, ve yazar olarak)
»Derin Siyah, Öykü, )Türkiye Yazarlar Birliği 2002 Hikaye Ödülü aldı)
»İkna Odası, Öykü



Arife Köse, Yıldız Ramazanoğlu ile röportaj

(YARIN: Hilal Kaplan)


» Bağımsız Sesonline. net





» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla