Arkadaşına Yolla Yorum Yolla

2010-03-01 - 14:48:00

28 ŞUBAT DOSYASI (3): 'Cumhuriyet kadını projesi iflas etti...'

[Sesonline] “Başörtülü kadın üniversiteye girmek istediği andan itibaren, bu aslında cumhuriyet elitlerinin aydın Türk kadını projesinin iflas ettiğinin göstergesi oldu.” “Onların istediği gibi dönüşmedi Müslümanlar. Hem zenginleştiler, hem eğitim sahibi oldular ama başörtülerini de taktılar, namazlarını kılıyorlar. Yani bu görünür dindarlığın kendisi onlar için bir tehdit unsuru.” “Nasıl başı açık bir kadına göğüslerini aç demek o kadının mahremiyetini, bedeninin mahremiyetini ihlal etmekse, ona yapılmış büyük bir saygısızlıksa, başörtülü kadın için de aynı şey geçerli.” “Devlet, hepimizin üzerinde kutsal bir varlık değil. Devlet, bir örgütlenme biçimi ve onu da biz oluşturuyoruz. Dolayısıyla hepimiz devleti temsil edebilmeliyiz.” [Hilal Kaplan Sesonline.ent'ten Arife Köse'ye konuştu...]

NEDEN HİLAL KAPLAN?

28 Şubat darbesinin üzerinden 13 yıl geçti. Bu 13 yılda toplum, ordu, hükümet her şey değişti, dönüştü. Tabii ki 28 Şubat (1997) darbesinde hedef olan gösterilen Müslümanlar da değişti. Daha çok sokağa çıkmaya, darbeye daha yüksek sesle karşı çıkmaya, kimliklerini daha açıktan ifade etmeye başladılar. Üzerlerinden geçer gibi yapan tanklar, onların da başlarını kaldırmalarına, başörtüsü takan kadınları okullarına ve devlet dairelerine almayan ‘devlet baba’yı, ‘peygamber ocağı’ da denilen orduyu sorgulamalarına yol açtı. Aradan geçen bu 13 yılda farklı bir Müslüman kuşak yetişti. Biz de, 28 Şubat’ı, o dönemle bugün arasındaki farkı ve başörtüsü sorununu, 28 Şubat darbesi olduğunda henüz bir lise öğrencisi olan, ama bugün sadece başörtülü kadınlar için değil, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, bu toplumda mağdur olan bütün kesimler için özgürlük isteyen bir ses olan, Taraf gazetesi yazarı Hilal Kaplan ile konuştuk.

* * *

»ARİFE KÖSE: 28 Şubat ile ilgili senin kişisel hikâyen nedir?

- HİLAL KAPLAN: 28 Şubat’ta ben lise öğrencisiydim. Anadolu Lisesi’nde okuyordum. Ve örtülü değildim. Ama ailem mütedeyyin bir aileydi ve kuzenlerim örtülüydü. Belki onlarla birlikte yaşadığım birkaç anekdotu anlatabilirim. Bir yere gitmek için otobüse binmiştik. İki kuzenim örtülü. Onlarla beraberim ben de. Ve otobüste daha ikinci üçüncü durağa gelmeden kuzenlerimi ‘Defolun, İran’a gidin”, diye taciz etmişlerdi. O zaman, Laik kesim diye adlandırılan kesimin yoğun olduğu bir yerde oturuyorduk. Mütedeyyin insanlar da vardı ama laik kesim daha ağırlıktaydı. Ve böyle bir saldırıya maruz kalmıştı kuzenlerim. Ben çok sinirlenmiştim, bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum ama kuzenlerim hiçbir şey söyleyememişlerdi. O sindirilmişlik ve ezilmeye maruz kalmış olma duygusunu da anlıyorum tabii ki. Ve 28 Şubat’ta, son bir iki yıl önce de hep Türkiye Malezya mı oluyor tartışmaları vardı ya, o dönem de hep İran ile benzerlikler kuruluyordu. 28 Şubat dindarların, Müslüman kesimin bastırıldığı bir darbe oldu ve özellikle bu irtica söylemi üzerinden meşrulaştırılarak yapılan bir darbeydi. Yine o günlerde evde çok gergin bir havanın olduğunu, haber bültenlerinin sıkı sıkıya takip edildiğini ve genel olarak mutsuz bir atmosferin olduğunu hatırlıyorum.

» Aslında 28 Şubat’a kadar Müslüman diye adlandırılan kesim ile devlet arasında büyük bir çatışma ve çelişki olmamış. Ama 28 Şubat’ta, birdenbire, yüzde 99’unun Müslüman olduğu söylenen Türkiye gibi bir ülkede, İslam, Müslümanlık iç tehdit olarak lanse edildi? İslam nasıl böyle bir tehdit haline geldi?

- Aslında 28 Şubat’tan önce, İkinci Grubun lağvedilmesi diye bir olay var resmi tarihte. Mustafa Kemal ve arkadaşları Birinci Grup, ikinci grup ise hep irticacı diye geçer, resmi tarihte öyle bir algı vardır. Halbuki o grubun, Ali Şükrü Bey ve arkadaşlarının icraatlarına bakarsak, Mustafa Kemal’in tek adamlığına karşı daha çoğulcu, demokratik bir anlayışa geçmeyi, Anglosakson, hatta liberal bir görüşü savunurlar. Ondan öncesi de var ama tabii ki yakın tarihimize baktığımızda 28 Şubat’ta böyle bir gerekçelendirmeyi görüyoruz. Bu aslında şundan kaynaklanıyor; ülke nüfusunun çoğunluğu Müslüman ama devletin bütün kimlik gruplarından beklediği şeyler var. Yani mesela Ermeniysen, Ermeni olduğunu çok fazla vurgulamayacaksın. Kürtsen çok fazla altını çizmeyeceksin. Neden? Çünkü işte “ne mutlu Türküm diyene”. Müslümanların da, Müslüman olduklarını görünür kılarak, dini pratiklerini hayatın içerisine geçirmeye çalışarak, bir anlamda oldukları gibi yaşayarak -oldukları gibi yaşamak zaten görünür olmak demek- bunu devlet bir tehlike olarak algıladı ve yansıttı. 28 Şubat’ın görünen gerekçesi bu olsa da arkada yatan başka bir şey var. O da şu; Erbakan’ın iktidara geldiği dönem köyden kente göçün çok yoğun olduğu ve köyden kente göçmüş olanların da ekonomik özgürlüklerini kazandıkları, Anadolu Kaplanları denen kesimi oluşturdukları bir dönemdi. Ekonomide güçlü olmak aynı zamanda bu grubun siyasetteki etkisinin de artması anlamına geliyordu. Esas tehlike buydu. Bir anlamda, o “laik”lerin yönetimdeki etkilerini azaltacak başka bir grubun doğuyor olması ihtimali onları çok korkuttu. O anlamda 28 Şubat büyük ekonomik tedbirleri de beraberinde getiren, tekelleşmeyi yeniden tesis eden bir darbedir. Devlet, aynı zamanda, Müslüman olmanın getirdiği yükümlülükleri çok fazla göz önünde yaşayan vatandaşlarını dışlamak istedi. ‘Camiye gidiyorlar yetmez mi’, ‘evlerinde başlarını örtsünler’ söylemleri üzerinden, yani ‘sen bizim alanımıza girme, görünür olma, biz seni görmek istemiyoruz’ diyerek Müslümanlar üzerinde bir baskı ortamının oluşmasını sağladı.

» Neredeyse her on yılda bir darbe görmüş bir ülkede yaşıyoruz. Sence 28 Şubat darbesi ile, ondan önceki darbeler arasında bir bağlantı var mı?

- Tarihsel bağlam içinde baktığımızda bütün darbelerin kendilerine has yönleri olduğunu görebiliriz tabii ki ama bütün darbelerin ortak noktası şu: Yönetimde söz sahibi olmak isteyen, bu tekeli elinde tutmak isteyen bir grup var ve o grubun iktidarını tehdit eden herhangi bir oluşumun başını çıkarması bile ezilmesi için yeterli. İkincisi, darbeler olağanüstü hal dönemleri, hukukun askıya alındığı dönemler. Dolayısıyla hukukun askıya alındığı dönemlerde vatandaşın canına, malına kastetmek gayet doğal. Yani hukuk dışılığın kendisi hukuk oluyor darbe dönemlerinde. Bu anlamda insanlara yapılan zulümler bağlamında da ortak noktalar var diye düşünüyorum. İşkencehanelerde verilen ilk emir örneğin “Soyun!” emridir. Örneğin ben 28 Şubat’tan sonra uygulanan başörtüsü yasağını da böyle yorumluyorum. Devlet, başörtüsü takan kadınlara “soyun” diyor. Yani üniversiteleri hukukun askıya alındığı bir olağanüstü hal mekânı olarak düşünün. Çünkü başörtüsü yasağı hukuktan yola çıkarak mecburen uygulanması gereken bir yasak değil, olağanüstü hal gibi, ben yaptım oldu mantığı çerçevesinde de facto olarak uygulanıyor. Kadınlara da bu şekilde bir emir veriliyor. Sadece başörtülü kadınlar değil tabii ki, yavaş yavaş yükselen Anadolu Kaplanları’nın da mallarına kastedecek şekilde insanların zulüm altında bulunduğu bir dönem. Ve tabii ki bu anlamda diğer darbe dönemleriyle bağdaşıyor.

» 28 Şubat’ta hükümet direnmedi. Erbakan, birkaç gün bekledikten sonra MGK bildirisini imzaladı. Ayrıca Refah Partisi’ne oy veren ve darbenin hedefi olan Müslümanlar da direnmediler. Ama bugün sanki daha farklı bir hava var; hem hükümet hem de halk direniyor. Bu 13 yılda, 28 Şubat’tan bugüne ne değişti?

- İki dönem arasında çok kilit farklar var. Birincisi, 28 Şubat döneminde iktidar direnmedi. Erbekan, ben bu bildiriyi kabul etmiyorum, halka gidiyorum demedi. Ama Erdoğan 27 Nisan sonrası ‘tamam, seçime gidiyoruz’ dedi. Ya da AKP’ye kapatma davası açılırsa seçime giderim diyor. Dolayısıyla bugün iktidar bazında bir direniş görüyoruz. Biz de işler pek aşağıdan yukarı işlemiyor, yukarıdan aşağı işliyor. İktidarın bu şekilde direndiğini gören halk da direnme cesaretini buldu. İkincisi, örneğin 28 Şubat’ta alternatif medya yoktu. Olan medyanın neredeyse tamamı darbeciydi. Ama bugün alternatif medya çoğaldı. En başta Taraf gazetesi olmak üzere, medyada da belli bir değişim var. Demokrasilerde kamuoyu algısı çok önemlidir ve iki dönem arasında medyanın kamu algısını şekillendirme konusunda böyle iki farklı etkisi oldu. 28 Şubat’ı açıktan destekleyen, merkez medya dediğimiz bir medya vardı. Şimdi de merkez medya açıktan darbeci olmasa bile ama buna çok teşne olduğunu ifade eden yayınlar yapsa da, bu medyanın alternatifi artık çok fazla. Yani iki dönem arasında toplumsal ilişkiler açısından farklılıklar var. Bir de sermaye olarak farklılık var. 28 Şubat’ta sermayenin tek elde tutulması çabası vardı. Fakat 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte alternatif bir sermaye birikimi şansı doğdu. Onların da ekonomik güçlerinin getirdiği bir farklılık var. Biliyorsunuz, 28 Şubat döneminde irtica söylemi çok ayyuka çıkmıştı. Erbakan’ın söylemleri de hep bu iddiayı besleyecek söylemler oldu.

»Bunu bir eleştiri olarak mı söylüyorsun?

- Tabii ki, bir eleştiri olarak söylüyorum. Erbakan tam da ordunun isteyeceği şekilde bir Müslüman özne olarak davrandı. ‘Kanlı mı olacak, kansız mı olacak’ sözü gibi, şeyhleri başbakanlık konutunda iftar yemeğine davet etmesi gibi, ki normal bir ülkede şeyhlerin ağırlanmasının sorun olmaması gerekiyor. Onlar da bir bakıma sivil toplumun önderleri olarak görülebilir. Ama o dönemde tam da ordunun istediği malzemeyi ona sunan bir iktidar vardı. Ve sen ordu karşısında direnmeyeceksen o zaman neden bunları yapıyorsun? Çünkü yaptığın şeyin haklılığına inanıyorsan direnmelisin, sizin bu iddialarınız mesnetsiz diyebilmelisin. O da yok. Ayrıca bu dönemde toplumsal hareketlilikler çoğaldı. Köyden kente göçten bahsettik, işte o göç edenler artık daha eğitimli, daha sivil toplumun içinde, daha farklı kesimler bir araya gelebiliyor. Bu 28 Şubat döneminde çok karşı karşıya olduğumuz bir manzara değildi. Günümüzde darbe karşıtlığı diye bir şey var ve “darbe karşıtlığ”ı şemsiyesi altında toplanan çok farklı kesimler var. O nedenle, toplum olarak, toplumsal muhalefet olarak 28 Şubat’a göre daha örgütlü olduğumuzu düşünüyorum. Bu nedenle iki dönem arasında kilit farklılıklar var diye düşünüyorum.

»28 Şubat’tan sonra neden darbe planları devam etti?

- Örneğin 12 Eylül’de ordu solun üzerinden öyle bir geçti ki sol bir daha doğru düzgün toparlanamadı. Ordu, 28 Şubat’ta sonra da Müslüman kesime aynı şeyi yaptığını düşündü. Hatta biliyorsunuz ’28 Şubat 1000 yıl sürecek’ diye açıklamalar oldu. O noktada, AKP’nin ortaya çıkışı ordunun öngördüğü bir şey değildi. Tarihsel bir olgu olarak bu kadar büyük bir toplumsal etkiye sahip olabilecek ama aynı zamanda mütedeyyin bir arka plandan gelen bir partinin ortaya çıkabileceğini tahmin etmemişlerdi. Darbe planlarına bakarsak, hemen hemen AKP’nin iktidara gelmesiyle paralel gittiğini görebiliriz. 28 Şubat ile yetinmemelerinin sebebi biraz da bu. Erbakan AB karşıtıydı, D-8 ülkeleri topluluğunu kurmaya çalıştı. Ama AKP öyle değil, AB ve Amerika ile müttefik. Bu anlamda ordunun siyaset ve ekonomi üzerindeki iktidarını sarsabilecek güçte bir parti. O yüzden 28 Şubat ile yetinmediler, hala da yetinmiyorlar.

» Kim bu başörtülü kadınlar?

- Aslında başörtüsü takan kadınlar bu topraklarda hep var olagelmiş kadınlar. Başı açık kadın imgesi aslında daha yeni bir imge, cumhuriyetle beraber daha çok yoğunlaşan bir imge. Başörtüsü takan kadınlar da, başı açık kadınlar gibi bu topraklarda yetişip büyümüş kadınlar. Biz, ne zaman ki o orta üst sınıf dediğimiz sınıfın ekonomik alanına, eğitim alanına, çalışma alanına giriyoruz ve kendimizi orada var etmeye çalışıyoruz o zaman problem oluyoruz. Yoksa babaanneleri olarak evde otursak, temizlik işçileri olarak fabrikalarında çalışsak bir sorun yok aslında. Ne zaman ki onlarla “eşit” statüde bir var olma biçimi talep ediyoruz, siyasetin, eğitimin, çalışma alanının içinde de var olmayı talep ediyoruz o zaman onlar için problem oluyor.

» Neden?

- Cumhuriyet elitlerinin aydın Türk kadını yaratma diye bir projesi vardı. Bu aydın Türk kadını başı açık ama tayyör giyen, yani başı açık olan ama öyle çok da şuh ve dikkat çekici olmayan bir kadın imgesi yaratmaya çalıştılar. Başörtülü kadın üniversiteye girmek istediği andan itibaren bu aslında cumhuriyet elitlerinin aydın Türk kadını projesinin iflas ettiğinin göstergesi oldu.

» Neden?

- Çünkü biz üniversiteye girecek kadar eğitimliyiz, yani “aydınlanmışız” ama başörtüsü de takmak istiyoruz. Yani tam da o projenin öngördüğü kadın imajını alt üst eden bir şey oldu başörtüsü takan kadınlar onlar için. Sanırım o yüzden bu kadar büyük bir öfke duyuyorlar. Yani aslında biz onlara o projelerinin iflas ettiğini sürekli hatırlatıyoruz.

» Başörtüsü konusunda bu kadar büyük tartışmaların odağında olmak, örümcek kafalı’ya varacak kadar aşağılanmaya maruz kalmak başörtülü kadınlarda nasıl bir travma yarattı?

- İstanbul’un belli mekanlarında, örneğin Bağdat Caddesi’nde yürürken yanımdan “cık cık cık” diyerek geçenler oluyor. Bunlar en hafifi tabii, çok alıştık artık. Öyle bir yerden geçiyorsan böyle tepkilerin geleceğini öngörüyorsun. Bir gün de yine minibüste giderken 70 yaşında bir amca benimle kavga etmeye çalıştı. Ben alttan almaya çalıştım falan. En sonunda, “Sen o başını aç gel”, dedi bana. Amcanın asıl derdi anlaşılmış oldu böylece. Dolayısıyla böyle bir hınç ve linç kültürü ile karşı karşıyayız. Hem büyük bir hınç besliyorlar bize karşı hem de linç etmek istiyorlar. Onlar için, her açıdan bir nefret simgesi haline getirildik ne yazık ki. Çünkü dediğim gibi, onlara kendi siyasal projelerinin başarısız olduğunu hatırlatıyoruz. Bu topraklarda sadece kendi istedikleri gibi siyasi özneler yetişecek diye düşünüyorlardı. Müslümanlar toplumda sayısal olarak da çoğunluk olduğu için onlar için daha da büyük bir tehdit oluşturuyor. Onların istediği gibi dönüşmedi Müslümanlar. Hem zenginleştiler hem eğitim sahibi oldular ama başörtülerini taktılar, namazlarını kılıyorlar. Yani bu görünür dindarlığın kendisi onlar için bir tehdit unsuru oldu bu yüzden.

» Konuşmanın başında, başörtüsü takan kadından başörtüsü çıkarmasını istemenin ona soyun demekle eşdeğer olduğunu söylemiştin. Bunu açar mısın biraz?

- Başını açmak, başı açık olmak normal olan olarak algılandığı için, başını aç demek çok travmatik bir şey değilmiş gibi geliyor. Başörtülü olmayan insanlar, buna mütedeyyin erkekleri de katarak söylüyorum, bu travmayı çok net anlayamayabiliyorlar. Nasıl başı açık bir kadına göğüslerini aç demek o kadının mahremiyetini, bedeninin mahremiyetini ihlal etmekse, ona yapılmış büyük bir saygısızlıksa, başörtülü kadın için de aynı şey geçerli. Ben saçlarımı örttüğüm andan itibaren onu mahrem kılıyorum ve o mahremiyeti içselleştiriyorum. Ama devlet gayet hoyrat bir biçimde gelip “sen başını açacaksın” diyebiliyor bana. Ve arada çok hayati bir karar var; ya okuyamayacağım ve çalışamayacağım, kendi potansiyelimi gerçekleştiremeyeceğim ve muhtemelen eve döneceğim, ya da kendimden taviz verip, hem de her gün bu tacizi yaşayıp bir şekilde öğrenim hayatıma devam etmeye çalışacağım. İki imkânsız seçeneğin imkan olarak sunulduğu bir yasak başörtüsü yasağı. Yazımda da anlatmıştım; işte biz başörtülü birkaç arkadaş oturuyoruz lisans yıllarında. Okulda da yeni yasak başlamış. Muhabbet ilerlerken biz bir baktık aynı kâbusları görüyoruz ve kâbuslarımızda da sokakta çırılçıplak kaldığımızı, üstümüzü kapatmaya çalıştığımızı, işte kimimiz donakalıyor olduğu yerde, kimimiz koşuyor, bir yere sığınmaya çalışıyor… Biz o dönem başımızı açmaya direnmiştik, kimimiz şapkayla giriyorduk. Yani başımızı açmamıştık ve ona rağmen böyle bir travma yaşıyorduk. Böyle bir emirle karşı karşıya kalmak, itaat etmeseler bile, böyle bir travmaya ve korkuya yol açıyor başörtülü kadınlarda. O yüzden kadın ruhunu çok inciten bir yasak. İşin bu noktası biraz ıskalanıyor galiba.

» Başörtüsü yasağını savunanların en büyük iddiası, başörtüsünün kamusal alanda kullanılmaması gerektiği, çünkü kamusal alanın devleti simgelediği ve devletin de laik olması gerektiği. Bu konuda neler söylemek istersin?

- Devleti fetişleştiriyoruz. Yani devlet kutsal bir yerde, insandan, vatandaştan daha üstün bir yerde devlet ve vatandaş olduğu haliyle onu temsil edemez diye bakıyoruz. Yani başörtülü bir kadının devlet memuru olmasına karşıyız. Bir gayri müslimin devlet memuru olmasına karşıyız. Ya da devlet memurunun Atatürk rozeti takmasına karşı değiliz, ama Zülfikar kılıcı şeklinde bir rozet veya kolye takmasına karşıyız. Neden? Çünkü Alevi olduğunu gösterecek. Yani vatandaşın kimliğini reddeden, görünmez kılmaya çalışan bir anlayış ve böyle bir nötr olma miti, tarafsızlık miti var. Halbuki yok öyle bir şey. O zaman hepimiz android olalım, gri giyinelim, saçlarımızı kazıtalım, böyle yaşayalım o zaman. Sonuç olarak insan bizatihi siyasal bir varlık ve ben eğer bu devletin vatandaşıysam, vergi ödüyorsam, devlete karşı sorumluluğumu yerine getiriyorsam bu devleti temsil edebilmeliyim. Devlet vatandaştan daha üst bir yerde değil, ya da vatandaş devletin hizmetkarı değil. Tam tersi. Dolayısıyla kamusal alanın sınırının çizilmesi ve başörtülü kadınların oradan dışlanması tam da biraz önce bahsettiğim cumhuriyet elitlerinin korunaklı alanlar yaratma çabası olarak görüyorum ve doğru bulmuyorum tabii ki. Devlet, hepimizin üzerinde kutsal bir varlık değil. Devlet, bir örgütlenme biçimi ve onu da biz oluşturuyoruz. Dolayısıyla hepimiz devleti temsil edebilmeliyiz.

» Başörtüsü bu toplumdaki mağduriyetlerden sadece bir tanesi. Mağdur olan başka kesimler de var. Başörtüsü takan kadınların mağduriyeti diğer mağdur olan toplumsal kesimler arasında nasıl bir yere oturuyor?

- Tabii ki aralarında önemli bir bağ var. Devlet Alevileri nasıl mağdur ediyor? Ben Sünni bir devletim diyerek mağdur ediyor. Gayrimüslimleri nasıl mağdur ediyor? Ben Müslüman bir devletim diyerek mağdur ediyor. Başörtüsü takanları nasıl mağdur ediyor? Ben laik bir devletim diyerek mağdur ediyor. Yani devlet bu anlamda çok parçalı bir kimlik siyaseti güdüyor. Bu noktada, mağdur olan grupların birleşmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü devlet bize farklı bedenlerde aynı şeyi yapıyor, biz de bu zokayı yutuyoruz. Hepimiz devletin istediği gibi kendi çizgilerimiz içerisinde kendi mahallemizde bir dayanışma kuruyoruz ve diğerleriyle de hep devlet diliyle konuşuyoruz. Dolayısıyla bu noktada mazlum zalimleşmiş oluyor. O yüzden asıl olması gereken mazlumların birleşmesi diye düşünüyorum.

»Peki, bugün Türkiye’deki manzaraya baktığında bu mümkün mü sence?

- Aslında iyimser bakıyorum. Örneğin bizim Henüz Özgür Olmadık bildirisi bu noktada bir ilkti. Başörtüsü yasağının en çok tartışıldığı dönemde biz çıktık, bütün toplumsal muhalefet gruplarını saydık ve dedik ki onların hakkı iade edilmedikçe biz mutlu olmayacağız. Bunun önemli bir adım olduğunu düşünüyorum ve buna benzer söylemlerin yavaş yavaş çoğalmaya başladığını görüyorum. Tabii ki yeterli değil, ama en azından bir başlangıç var, beş yıl öncesine göre çok farklı bir yerdeyiz. Hızlı bir toplumsal dönüşüm, özellikle zihinsel bir dönüşüm yaşamaya başladığımızı görüyorum.

» Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Emine Erdoğan’ın başörtüsü taktığı için GATA’ya alınmaması olayı ile ilgili olarak ‘Keşke olmasaydı’ dedi. Sence bu açıklamanın bir anlamı var mı?

- 27 Nisan e-muhtırasına baktığınızda, mütedeyyin kesime savaş açan, onları hedef alan, onların tehdit olduğunu söyleyen, ‘Ne mutlu Türküm’ demeyen herkesi düşman gören bir bildiriydi. Üç yıl sonra bugün baktığımızda tabii ki Başbuğ’un ‘Keşke yaşanmasaydı’ demesi nispeten önemlidir. Ama eğer sen bir kurumun başındaysan ve bu haksızlık da o kurum tarafından yapılıyorsa ve her fırsatta ‘biz laikliğin teminatıyız’ deyip o yasağın başka yerlerde uygulanmasını meşrulaştırıyorsan o zaman bu cümle sadece bir retorikten ibaret oluyor. O yüzden bu sözün altında samimiyet olduğuna insan çok fazla kani olmuyor. Ya da samimiyet varsa, o zaman şimdi kaldırsınlar bu yasağı. Madem uygulamada söz sahibisin, o zaman bu uygulamayı kaldır.

» Başörtüsü sorunu nasıl çözülecek?

- Şu anki duruma baktığımda, başörtüsü mevzusu diğer mevzular gibi statükonun gücüyle alakalı. Başörtüsü yasağı, statükonun gücünden beslenen bir yasak. Bu yüzden statükonun gücünü kıracak her tür gelişmeyi ben başörtüsü yasağının kalkması açısından bir kazanım olarak görüyorum. Örneğin Kürt sorununda bazı adımların atılmasını ben başörtüsü yasağı açısından da olumlu adımlar olarak görüyorum. Çünkü statükonun güç kaybettiği her yerde statükodan mağdur olan bütün grupların haklarını kazanması açısından olumlu gelişmeler olacağını düşünüyorum. O yüzden yakın bir tarihte olmasa bile uzun vadede başörtüsü yasağının kalkacağını düşünüyorum. Ayrıca, başörtüsü yasağı de facto olarak uygulanan bir yasak olduğu için örneğin üniversite rektörlerinin bu konuda ne dediği çok önemli. Üniversiteler adeta rektörlerin arka bahçesi olduğu ve rektörler istedikleri gibi uygulamalar yapabildikleri için, yasak karşıtı rektörlerin birebir tavır alması çok önemli. Anayasa değişikliğinden çok, yönetmeliklerdeki değişiklikler bile yeterli olabilir başörtüsü yasağının kalkması için. Çünkü yönetmelikte işte bu yasağa temel oluşturabilecek bir madde var, onun değişmesi yeterli aslında. Ama tabii ki üniversitelerden kalkması sadece bir ilk adım. Sonuçta bizim başörtüsüyle hayatın her alanında yer alabilmemiz gerekiyor.

»Sence şu anda darbe tehdidi var mı?

- Şu anda bir darbe olacaksa da bu tanklı toplu bir darbe olmayacak gibi geliyor bana. Ama örneğin son olarak HSYK’nın verdiği kararla birlikte yaşadığımız süreç darbenin bir nüvesi. Statüko kendi gücünün kırılmaması noktasında bir şekilde direniyor. Şu anda da, askeri olarak bir şey yapamadığı için yargı ayağıyla direniyor. Fakat şöyle olumlu bir gelişme var; yargı kendi içinde bölünmüş durumda. Demokrat hâkimler, savcılar, yargıçlar var ve anti-demokrat olanlar var. Bu noktada elde ettiğimiz bir kazanım darbe tehdidinin azalmasını sağlayacak. Ama Balyoz Planı’ndaki gibi çok büyük, geniş kapsamlı bir darbeyi göze alabileceklerini düşünmüyorum. Ama bu şekilde daha tehlikeli bence. Yani tabii ki geniş kapsamlı olan darbe de tehlikeli, ama böylesi daha sinsice geliyor bana. O yüzden ona karşı uyanık olup toplumsal muhalefeti canlı tutmak çok önemli...

HİLAL KAPLAN KİMDİR?

Ailenin “asi kızı” olan Hilal, 1982 yılında sıcak bir Ağustos günü dünyaya geldi. Çalkantılı bir ergenlik ve başarılı bir eğitim sürecinden sonra lisansını Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamladı. Sivil toplumla organik bir bağı olmasa da hak olanı savunduğunu düşündüğü herkesle her yerde ortaklaşmaya çalışıyor. Halen annesinin soyadını kullanıyor olsa da aslında evlidir. Hilal Kaplan, 2008 yılının Haziran ayında Neslihan Akbulut ve Havva Yılmaz ile birlikte, Henüz Özgür Olmadık kitabını yayınladı. Ayrıca kendisi Taraf gazetesinde Çarşamba günleri Hasıraltı adlı köşesinde okurlarıyla buluşmaya devam ediyor.



Arife Köse, Hilal Kaplan'la röportaj.


[YARIN: Mehmet Altan ]



» Bağımsız Sesonline. net







» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla