Arkadaşına Yolla Yorum Yolla

2010-05-07 - 11:37:00

Burkay: 'Gerçekten PKK’nin silahsızlanması istense siyasetin yolu açılırdı'

[Sesonline] ÖZEL- Kemal Burkay: “Bu açılımın “ABD oyunu” olduğu iddiası CHP ve “ulusalcı” kesim için anlaşılır bir bahane. Ama sosyalist ya da Marksist geçinen solun da bu gerekçeye sığınması çok yanlış.” "PKK’nin silah bırakması farklı bir olay. Acaba “devlet” PKK’nın gerçekten silah bırakmasından yana mı? Örneğin ordu bunu istiyor mu? Bu kanıda değilim. Bu ülkede PKK’nın silah bırakmasını istemeyenlerin başında militarist kesim gelir. Terörden çok şikayet ederler veya öyle görünürler; ama gerçekte terörü yaratan da onlardır, terörsüz edemeyen de... Geçmişte de pek çok kez söyledim: Ordu istese PKK bir hafta içinde silah bırakır." “Kürtleri bile isteye dağa iten, bunu bahane edip Kürdistan’ı yakıp yıkan, kırsal kesimi büyük ölçüde boşaltan, böylece Kürtleri sindirip Kürt sorunundan kurtulabileceğini sanan bu devlet, tüm olup bitenlere rağmen hâlâ bu umudundan vazgeçmiş değil.” "Sorun, Cumhuriyet’in sınırlarını oluşturan topraklar birçok etnik grubu barındırdığı halde, tek etnik gruba dayalı bir devlet kurma ve yine ona dayalı bir ulus oluşturma çabasından kaynaklanıyor. Yani gerçekle çelişen bir toplum mühendisliğinden." “Türkiye’de bu iş için yapılması gereken ise, Kürtlere temel haklarını tanımamak için bin dereden su getirmek, ya da onların en aza kanaat etmelerini sağlamak değil, köklü ve adil bir çözüm için Türk halkını ikna etmektir.” “Türkiye solu için Kürt sorunu hep ikincil derecede, hatta daha da önemsiz bir sorundu. Soruna ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temel ilkesi çerçevesinde yaklaşanlar da vardı elbet; ama bu hiçbir dönemde genel ve güçlü bir hat olamadı. Türk solundaki Kemalist ve ulusalcı etkiler ise her zaman güçlü bir damar olarak var oldu.” “Son yıllarda Marksist olduklarını iddia eden birçok grubun politikası bulanıklaştı. Oysa kitlelerle kaynaşabilmek için onların, Kürtlerin, Alevilerin, azınlıkların, hatta türban nedeniyle engellerle karşılanan kadınların hak ve özgürlüklerini kararlılıkla savunmaları gerekiyor....” [Kemal Burkay Sesonline.net'e konuştu. Arife Köse'nin Kemal Burkay'la röportajı...]

NEDEN KEMAL BURKAY?

Belki de Türkiye'de genç kuşaklar onu, "Gülümse hadi gülümse bulutlar gitsin / Yoksa ben nasıl yenilenirim hadi gülümse / Belki şehre bir film gelir / Bir güzel orman olur yazılarda / İklim değişir akdeniz olur gülümse..." dizeleriyle tanıdı. Halbuki o, Gülümse gibi daha nice umut dolu dizenin şairi olduğu kadar, yıllarını Kürt halkının ve Türkiye’nin ezilen kesimlerinin özgürlüğü mücadelesine adamış bir Kürt sosyalisti. Şu anda çalışmalarına İsveç’te devam eden Kemal Burkay ile açılım sürecinin hangi noktada bulunduğunu, gerçek bir barışın koşullarını ve Türkiye sosyalistlerinin Kürt sorununa bakışını konuştuk.

* * *

» ARİFE KÖSE: 95 yıllık Cumhuriyet tarihinde, Kürtlerin aslında dağ Türkleri olduğunu ve karda yürüken çıkardıkları ‘kart, kurt’ sesi nedeniyle daha sonra Kürt olarak anılmaya başlandıklarını söyleyen anlayıştan bugün ‘Kürt açılımı’ diye başlayıp, ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ olarak devam eden noktaya geldik. Bu gerçekten uzun, hatta geçmişi Cumhuriyet’in kuruluşundan önceye dayanan bir süreç. Ancak, biz Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasına bakarsak, ‘Kürt sorunu’ diye adlandırılan meselenin Türkiye Cumhuriyeti tarihi içindeki yeri nedir? Kürtler, 95 yıllık Cumhuriyet tarihinde nasıl ve neden bir “sorun” olarak tanımlandılar?

KEMAL BURKAY: Sorun, Cumhuriyet’in sınırlarını oluşturan topraklar birçok etnik grubu barındırdığı halde, tek etnik gruba dayalı bir devlet kurma ve yine ona dayalı bir ulus oluşturma çabasından kaynaklanıyor. Yani gerçekle çelişen bir toplum mühendisliğinden.
Söz konusu coğrafya geçmişte bir halklar mozayiği idi, hâlâ da tüm etnik arındırma ve asimilasyon uygulamalarına rağmen bir dereceye kadar öyle. Ama 20. yüzyılın başlarında bu topraklardaki etnik manzara daha da farklıydı. Nüfus olarak, özellikle dört büyük etnik grubu barındırıyordu: Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlar. Malum, Ermeniler kıyıldı ve sürüldüler. Rumlar ise hem Birinci Dünya Savaşı döneminde kısmen zorla sürüldüler, hem de savaş sonrası “mübadele” ile, Anadolu ve Trakya’yı terk ettiler. Böylece geriye iki büyük etnik grup kaldı: Türkler ve Kürtler. Elbet onların yanı sıra, nüfus oranı olarak daha küçük ve dağınık olan Laz, Çerkez, Arap, Arnavut gibi Müslüman halklar...
Mustafa Kemal ve Arkadaşları, kurtuluş savaşı döneminde bu çok renkli yapıyı inkar etmediler, hatta mücadelede birliği sağlamak için özellikle dile getirdiler. Mustafa Kemal’in Arkara BMM’de dile getirdigi “Meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, Yalnız Kürt , yalnız Laz, yalnız Çerkez değildir; fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir” sözü bunun örneği. Bunun ötesinde Kürtlerin, Türklere eş ağırlıkta bir etnik grup olduğunun farkındaydılar ve Kurtuluş Savaşı’nın hedeflerini belirleyen “Misak-ı Milli”de (milli and), savunulacak toprakların sınırları “Türklerin ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu Osmanlı toprakları” olarak niteleniyor ve Kürtlerin desteğini kazanmak için “Amasya Tamimi”nde olduğu gibi, çeşitli vesilelerle Kürtlerin haklarının tanınacağından, özerklikten söz ediliyordu. Bu nedenledir ki Kürtler Ankara hükümetine büyük destek verdiler.
Gerçi Lozan’da Musul eyaleti yeni kurulan Türkiye Cumhuriye’tinin sınırları dışında kaldı, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlerin çoğunlukta olduğu topraklar da. Böylece Kürdistan bir kez daha bölündü; ama yine de yeni devletin sınırları içinde, nüfusunun ezici çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Kürt bölgesi (Kuzey Kürdistan) Türkiye sınırlarının çevrelediği toprakların üçte birini oluşturuyordu. Kürtlerin nüfusu da yaklaşık bu orandaydı.
Ama cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte savaş sırasındaki ittifaklar da sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalan diğer sayıca küçük Müslüman halkların (Lazlar, Çerkezler, Araplar ve ötekiler) yanı sıra Kürtler de yok sayıldılar. Özerklik bir yana, kendilerine dil ve kültür hakları bile tanınmadı. Tek dile, tek kültüre dayanan bir ulus inşa etme süreci başladı. Bu siyaset ancak gerçekleri çarpıtan, “kart-kurt teorileri” türünden gülünç ve yalana dayalı bir resmi ideoloji ve şiddet eşliğinde yürütülebilirdi. Öyle de oldu. Kürtler bu politikaya karşı direndiler. Direnişler ve kanlı bastırmalar, sürgünler, kıyımlar bugüne kadar devam edip geldi.
Özetle, Kürt halkının meşru ve temel hakları tanınmadığı, eşitlik temelinde bir siyasal birlik oluşturulamadığı için bu sorun ortaya çıktı ve bundan hem Kürtler ve hem Türkler büyük acı çektiler, hâlâ da çekiyorlar.

» Açılım süreciyle ilgili genel bakış açınız nedir?

- AK Parti hükümetinin başlangıçta “Kürt Açılımı” dediği, daha sonra gelen tepkiler üzerine “Demokratik Açılım” veya “Milli Birlik Açalımı” diye adını değiştirdiği bu girişimi başından itibaren önemsedim. Çünkü ilk kez bir cumhuriyet hükümeti, Kürt sorunu vardır ve şimdiye kadar izlenen yöntemlerle yani inkâr ve şiddetle çözülmez dedi. Bu gerçekçi bir tavırdı ve Türkiye bakımından önemli bir dönemeçti. Bu aynı zamanda 86 yıllık politikanın yanlışlığının ve artık yürümediğinin kanıtıydı. Elbet bu henüz bir başlangıçtı, bu girişimi desteklemek ve içini doldurmak gerekirdi.

» Bir yazınızda koşulların böyle bir açılım için henüz uygun olmadığını söylüyorsunuz. Açılımın gerçekleşmesi için gerekli koşullar nedir sizce?

- Gerekli koşullar her iki tarafın da çözüm için istekli ve hazır olmasıdır. Söz konusu süreç ilk olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sözleriyle başlamıştı. Sayın Gül, iç ve dış koşullar ilk kez çözüm için uygun ve kurumlar arasında da bu konuda bir uyum var diyordu. Ancak ben, daha o zaman da koşullar ve uyum konusunda böylesine iyimser değildim.
Gerçi, dış koşullar gerçekten de çözüm için elverişliydi. ABD ve AB Kürt sorununun çözümünü hem bölgenin hem Türkiye’nin istikrara kavuşması bakımından gerekli görüyor ve bu yönde Türkiye’yi teşvik ediyorlardı. Irak’ta ortaya çıkan durum, Güney Kürdistan’ın özgürleşmesi de Türkiye üzerinde baskı oluşturuyor ve politika değişikliği için Türkiye’yi zorluyordu. İçerde de süren savaş Kürtler gibi Türkleri de yormuştu. Boşuna kan döküldüğü, ülkenin kaynaklarının yapıma değil yıkıma gittiği, aydınların yanı sıra kitleler arasında da giderek artan bir oranda fark ediliyordu.
Ancak bu kadarı çözüm için köklü adımlar atılmasına yatmezdi. Yılların kemikleşmiş politikalarını ve hâlâ etkin olan statükocu güçlerin engelini aşmak zordu. Hükümetin kendisi bile buna yeterince hazır değildi.
Öncelikle çözüm konusunda Sayın Gül’ün ve hükümetin düşündükleri ile geçek bir çözüm için yapılması gerekenlerin aynı şey olmadığı kanısındaydım. Hükümet, dağdakileri indirmek, çatışmaya son vermek istiyordu –elbet bu da önemli ve gerekliydi- ama çözüm konusunda kapsamlı ve gerçekçi bir programı yoktu. Çözüm diye bir dişin kovuğunu doldurmaz palyatif adımlardan söz ediliyordu. Eşitlik temelinde bir federasyon, hatta yerel özerklik bir yana, Kürt dilinde eğitim ve öğrenim, Kürt kimliğini tanıyan bir anayasa değişikliği bile hesapta yoktu.
Kaldı ki çatışmaya son vermek ve dağdakileri indirmek, yani mevcut şiddet ortamına son vermek için bile kurumlar arasında bir uyum olduğu kanısında değildim. Ordu silahların susmasını ister görünmüyordu; çünkü bugüne kadar etkinliğini, siyasi ve ekonomik imtiyazlarını büyük ölçüde bu gerginlik ve çatışma ortamına borçluydu. Öteki statükocu güçler, CHP-MHP gibi muhalefet partileri de yumuşamaya karşı idiler. Nitekim daha sonra gelişmeler bu kaygılarımızı doğruladı. Bu kesimler açılım sürecine büyük tepki gösterdiler, kitleleri kışkırttılar. Genelkurmay Başkanı ise, “Biz burdayız! Af yok, Anayasa değişikliği yok, Kürtçe eğitim yok!” diyerek kırmızı çizgiler çekti. Her zamanki gibi kamuoyunu geren provokasyonlar devreye girdi. Bu koşullarda açılım süreci zor yürürdü. Hükümet de kararlı davranmayıp geri çekilince, tümüyle tıkandı.

» Aslında AKP’nin açılımı Kürt sorununun çözümüne ilişkin önerilen ilk çözüm değil. Daha önce de başka hükümetler zamanında çeşitli girişimlerde bulunuldu. Bunların arasında en akılda kalanı Özal’ın 1993 yılındaki girişimi oldu. Sizce bu açılım sürecinin, bu sorunun barışçıl çözümüne dair devlet tarafından öne sürülen diğer çözümlerden bir farkı var mıdır?

- Elbet geçmişte de politikacılar, Kürt halkının mücadelesi ve olayların zorlamasıyla, gelenekçi inkar ve baskı politikasına uymayan bazı sözler ettiler. Örneğin Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi. Mesut Yılmaz, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” dedi, yani Kürt sorununu işaret etti. Çiller Bask örneğinden söz etti. Ama bunlar hep lafta kaldı. Demirel bu ülkenin gördüğü en büyük statükocu idi, ondan, ciddi adımlar beklenemezdi. Yılmaz’la Çiller’in ise lafları ağızlarına tıkıldı ve zaten risk alacak kişiler değillerdi.
Geçmişte bu konuda daha cesur tavır içinde olan ve belli adımlar atmaya çalışan Özal oldu. Öncelikle çatışmaları durdurmak, bir af çıkarıp PKK’yı düze indirmek için bir girişim başlattı. Hatta, “federasyonu bile düşünmeliyiz” diye oldukça geniş ufuklu olduğunu gösteren cesurca sözler etti. Ama statükocu güçlerin engelleriyle karşılaştı ve daha ileri gitmesine izin verilmeden yok edildi.
AK Parti’nin “açılım” girişimi ise, çerçevesi belirsiz, amaçları yetersiz olsa bile, Özal’dan sonra ve yeni koşullardaki en önemli girişimdir kanımca. Hükümet, TRT 6 gibi tümüyle Kürtçe yayın yapan bir kanal açtı, Kürt sorununun eski yöntemlerle çözülemeyeceğini açıkça dile getirip bir tartışma süreci başlattı.

» AKP hükümetini böyle bir açılım ilan etmeye iten etkenler nelerdi? Hem solda hem de Kürtler arasında AKP’yi açılım konusunda samimi bulmayan ciddi bir kesim var. Sizce AKP, çeşitli etkenlerden dolayı (ordu, muhalefetin tutumu vs.) aslında niyeti olduğu halde mi, açılımı başladığı gibi götüremedi, yoksa baştan beri zaten böyle bir niyeti yok muydu?

- AK Parti’nin başlangıçta böyle bir projesi yoktu; hatta, bilindiği üzere Erdoğan da başlangıçta “böyle bir sorun yok,” diyordu. Ama gerçeğin yüzüyle karşılaştıkça eski politikanın çıkar yol olmadığını gördü. Kürt sorunu da dahil, demokratikleşme ve AB üyeliği yönünde AK Parti’yi belli adımlar atmaya iten hayatın gerekleri oldu. Antidemokratik, militarist güçler AK Parti’yi de dört yandan sıkıştırdılar. Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaş ise statükocu güçlerin başlıca bahanelerinden biriydi. Ak Parti bu ateşi söndürmenin ülkeyi normalleştirmek için zorunlu olduğunu gördü.
Bu nedenle, bu bir samimiyet ya da niyet sorunu değil. Hayat değişimi zorlar ve bazen bu değişim, hiç de akla gelmeyenler tarafından devreye konur. Güney Afrika Birliği’ndeki ırkçı rejimin lideri De Klerk, yıllar yılı ANC’ye karşı savaştı; ama sonunda da Mandela’yı hapisten çıkarıp onunla anlaşan kendisi oldu. Sola ve Kürt tarafına düşen, AK Parti’nin niyeti ile ilgili olarak ölçümler yapmak değil, somut demokratik adımlara ve bu yöndeki çabalara destek vermek, değişim sürecinin daha ileriye gitmesi için çaba göstermektir.
Sorunuzun ikinci bölümüne gelince, az önce de söyledim, AK Parti’nin Kürt sorununun boyutlarına uygun kapsamlı bir çözüm önerisi daha baştan yoktu. Ama en azından silahları susturmak, yetersiz de olsa bazı adımlar atmak istiyor. Bunlar sorunu çözemese bile, çözüme giden yolu açabilir. Ama statüko güçlerinin sert direnişleri, kışkırtmaları sonucu ürktü ve durakladı. Destek görmesi gereken kesimlerden, Kürtlerin bir bölümünden (PKK-DTP kesimi), Alevilerden ve soldan da (bununla CHP’yi kast etmiyorum, onun solla bir ilgisi yok) ne yazık ki gereken desteği görmedi.

» Yine hiç de azımsanmayacak bir kesim yine bu açılımın ABD’nin bir oyunu olduğunu ileri sürüyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?

- Bu “ABD oyunu” iddiası CHP ve “ulusalcı” kesim için anlaşılır bir bahane. Ama sosyalist ya da Marksist geçinen solun da bu gerekçeye sığınması çok yanlış. Nasıl bir oyun bu? ABD değişime, demokratikleşme sürecine destek mi veriyor, Kürt sorununun çözümünü mü istiyor, silahların susmasını, Kürtler ve Türkler arasında barış mı olsun istiyor? Eğer bunu istiyorsa ne iyi! Eskiden ABD statükoyu ve askeri darbeleri, Kürt karşıtı politikaları desteklerdi. Şimdi tavrı değişmişse, darbeciler yalnız kalmışsa fena mı?..
Solun politikasını böylesine anti Amerikan otomatiğine bağlaması, ABD bir şeye evet diyorsa hayır demesi kolaycılıktır ve onu olmayacak açmazlara düşürür. Önemli olan ABD’nin ne dediği, ne istediği değil, bizim, Kürtlerin, emekçilerin ne istediğidir. Kirli savaşın durması, Kürtlerin haklarının tanınması, böylece ülkeye barış gelmesi bizim çıkarımıza. Değişimi herkesten, AK Parti ve ABD’den önce biz istemeliyiz ve bu yönde atılan her adımı desteklemeliyiz.

» Açılım sürecinde birkaç kritik dönemeç yaşandı. Tokat Reşadiye’de askeri konvoya yapılan saldırı ve PKK’nin bu saldırıyı üstlenmesi, ardından DTP’nin kapatılması ve ardından halkın oylarıyla seçilen DTP’li belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu yüzlerce kişinin elleri kelepçelenerek cezaevine konması geldi. Sizce bu olaylar açılımı baltalamak için planlı olarak mı yapıldı yoksa hepsi bir tesadüf müydü sadece?

- Reşadiye olayı bence planlıydı, tam bir provokasyondu. PKK ikircikli bir tutumla sahip çıktı, sonra 'merkezi bir eylem kararı değil' dedi. Belli ki, PKK belli şeyleri denetleyemiyor. En azından bu eylemler Kürt halkının çıkarlarına hizmet etmiyor. Bu yeni bir durum da değil. 1993 yılındaki '33 asker olayı' da böyleydi. Ladik olayı da bence böyle. Bu tür eylemler açılımı, yumuşama sürecini sabote etmek, gelişmeleri tersine döndürmek, AK Parti’yi köşeye sıkıştırmak, Ergenekoncuları kurtarmak, militarizmin egemenliğini sürdürmek için yapılıyor.
DTP’nin kapatılması, çok sayıda DTP yöneticisi ile belediye başkanlarının tutuklanmış olmaları elbette olumsuz ve açılım sürecine ciddi bir darbe oldu. Bu operasyonlardan dolayı ben de hükümeti sert biçimde eleştirdim. Ama operasyonda hükümetin payı nedir, bunu istedi mi, bilmiyorum. Eğer payı varsa, baltayı kendi ayağına vuruyor demektir. Öte yandan yargı, hatta polis içinde de bir çekişme olduğunu, birinin yaptığını ötekinin bozmaya çalıştığını da biliyoruz. Kim hangi operasyonu niçin yapıyor, ilk bakışta kavramak kolay değil.

» Kendisi sürekli sınır ötesi ve sınır içi operasyonlara devam ederken ve HEP’ten başlayarak sürekli partilerini kapatarak, hatta bir açılımdan söz ettiği zamanda bile seçilmiş belediye başkanlarını kelepçeleyerek Kürtlerin siyasi arenada varolmasını engellerken, devletin, PKK’ye sürekli olarak ‘silah bırak’ ya da ‘Öcalan PKK’nin içindeki silahlı güçlerini sınır ötesine çeksin’ çağrılarının bir anlamı var mıydı? Bu çağrılar gerçekten barışçıl, demokratik bir çözüme götürecek çağrılar olabilir mi?

- Öncelikle “devlet” derken hangi gücü kast ediyoruz? Bu ülkede devlet kapsamı içine giren kurumların bir bütünlüğü yok. Hükümet bir şey söylüyor, askeri bürokrasi ve üst yargı başka bir şey. AK Parti de kendisinden öncekiler gibi hükümet oldu, ama iktidar olamadı. Devletin belli kurumları, en başta da ordu ve üst yargı kurumları hiç de yumuşama sürecinden yana değiller. CHP ve MHP gibi onlar da açılım sürecine şiddetle karşılar. DTP’yi kapatan Anayasa Mahkemesi’dir. AK Parti de kapanmaktan kıl payı ve yaralı olarak kurtuldu. Demoklesin kılıcı onun üzerinde hâlâ sallanmaya devam ediyor. Zaten şu günlerde Anayasa değişikliği üzerine yaşanan büyük çekişmenin nedenlerinden biri de bu: Bu kılıç kalsın mı, gitsin mi?..
Öte yandan, PKK’nin silah bırakması farklı bir olay. Acaba “devlet” PKK’nın gerçekten silah bırakmasından yana mı? Örneğin ordu bunu istiyor mu? Bu kanıda değilim. Bu ülkede PKK’nın silah bırakmasını istemeyenlerin başında militarist kesim gelir. Terörden çok şikayet ederler veya öyle görünürler; ama gerçekte terörü yaratan da onlardır, terörsüz edemeyen de... Geçmişte de pek çok kez söyledim: Ordu istese PKK bir hafta içinde silah bırakır.
Öcalan yakalandıktan sonra yargılama sürecinde ne dedi: “Bir af çıkarın dağdakiler gelip teslim olsunlar.” PKK’nın dağdaki komutanları da aynı şeyi söylediler. Ama Devlet buna yanaşmadı. Çünkü Kürt hareketinin siyasallaşmasını istemedi, bugün de istemiyor. Kürtleri bile isteye dağa iten, bunu bahane edip Kürdistan’ı yakıp yıkan, kırsal kesimi büyük ölçüde boşaltan, böylece Kürtleri sindirip Kürt sorunundan kurtulabileceğini sanan bu devlet, tüm olup bitenlere rağmen hâlâ bu umudundan vazgeçmiş değil.
PKK’yı dağdan indirmek, “gelsinler silahlarıyla birlikte teslim olsunlar,” -diğer bir deyişle- “gelip ömür boyu hapse girsinler,” demekle olmaz. “Silahlarıyla sınır ötesine geçsinler” demekle de olmaz. Hem niye sınır ötesine geçecekler? Sınır ötesi boş, sahipsiz arazi midir? Üstelik bunu bir kez yaptılar, ama o zaman da devlet Güney Kürtlerinin yakasına yapışıp, siz PKK’yı barındırıyorsunuz, silahlandırıp bize salıyorsunuz diye şamata koparıp Güney Kürdistan’ı saldırı ve operasyonlarının hedefi yapmadı mı?
Kısacası, PKK’yi silahsızlandırmak için yapılacak şey, gelip hapse girin veya bu ülkeden gidin demek değil, en başta siyasetin yolunu açmak ve bir genel af çıkarmaktır.
Ama hükümet silahların susmasını istese de, ki bence istiyor, savaş bitince ülke politikası üzerindeki etkinliğini ve ekonomik imtiyazlarını yitireceğinden ürken askeri bürokrasi ve statükocu güçler bir bütün olarak bunu istemiyorlar. Onların savaşa ve gerilime ihtiyaçları var.

» Açılım süreci Türkiye’de aynı zamanda Ergenekon Davası gibi önemli bir davanın devam ettiği ve çeşitli darbe planları, anayasa değişikliği gibi konularla statükonun devam etmesinden yana olanlarla, öyle ya da böyle değişimden yana olanların sık sık karşı karşıya geldiği bir süreçte gündeme geldi. Sizce Kürt sorunu bu resim içerisinde nereye oturuyor? Ergenekon davası, darbe planları ve anayasa tartışmaları arasında Kürt sorununun nasıl bir yeri var?

- Ergenekon devletin kendi yasalarının bile dışına çıkması, çeteleşmesi olayıdır. Askeri darbeler de bu niteliktedir. Bugün Türkiye’de bir normalleşme mücadelesi veriliyor. Darbelerin, darbeciliğin önlenmesi, devlet içindeki çetelerin temizlenmesi, sivil siyaset üzerindeki askeri vesayetin son bulması... Türkiye’nin demokratikleşmesi için de bu şart.
Kürt sorununun, hatta Kıbrıs sorununun, Alevilerin sorunlarının çözülmesi, Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesi de bu kapsamdadır. Türkiye bu sorunlarını çözerek çağdaş, uygar dünya ile, en başta da AB ile birleşebilir, bütünleşebilir.
Statükocularla değişim güçleri arasındaki mücadele tüm bunları kapsıyor. Statükocular hiçbir şeyin değişmesini istemiyorlar, ne 90 yıl önce temelleri atılmış, ülke gerçekleriyle bağdaşmayan siyasal yapının, ne 90 yıldır süregelen faşizan ideolojinin... Türkiye’nin hiçbir sorununun çözümünü istemiyorlar, her türden değişim ve yenilenme isteminin karşısındalar.
Sorunların çözümü ise birbirine bağlı. Kürt sorununun çözümüne karşı olanlar, aynı zamanda demokratikleşmeye karşı, AB ile bütünleşmeye karşı. Bu nedenle Kürt tarafının yeri bellidir. Bence Alevilerin de, solun da, bir bütün olarak emekçi Kürt ve Türk halkının da. AK Parti ne kadar samimi, ne kadar reformcu ayrı bir konu; ama değişimde yararı olan tüm bu kesimlerin, bu tarihi dönemeçte statükocu kesime karşı net tavır almaları hayati önemde.
Anayasa değişikliği de bu çekişmenin bir parçası. Gerçi bu bölük pörçük değişiklikler yetersiz, gerekli olan demokratik, sivil bir anayasa ile 12 Eylül’ün “polis tüzüğü” niteliğindeki bu faşizan anayasasını tümüyle çöpe atmaktır. Ama ne yazık ki bunu yapabilecek bir güç şu anda sahnede yok. AK Parti de bu kadarına istekli ve hazır değil, en azından o fırsatı kaçırdı. Buna rağmen son değişiklik paketi demokratikleşmeye hizmet eder niteliktedir ve desteklenmelidir.
Bu değişiklikle siyasi partilerin kapatılması zorlaştırılıyor, 12 Eylül derbacilerinden hesap sorulmasının yolu açılıyor. Anayasa Mahkemesi’nin satırını yiyenler en çok Kürtlerin ve sosyalistlerin kurduğu partilerdir. I2 Eylül’ün en çok ezdikleri de onlar. Öyle olunca da bu değişikliklere destek vermekte tereddüt etmemeleri gerekir.

» BDP'nin, Anayasa değişikliği paketinde parti kapatmaları zorlaştıran maddenin değiştirilmesi konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- BDP yanlış yaptı ve baltayı kendi ayağına vurdu. Değişikliğe destek vermemekle, parti kapamayı zorlaştıran anayasa hükmünün sürüp gitmesine, isteyerek ya da istemeyerek destek oldu. Bu tavır pek çoklarına şaşırtıcı görünebilir. Ama bana göre değil. BDP kesimi çoktandır ki "irade"sini Öcalan'a teslim etmiş bulunuyor. Öcalan ise, bizzat kendi ifadesiyle devletin hizmetinde. Tabi derin devletin... BDP kesiminin bu şaşkın politikasına hayret edenlere ve göz önünde olup bitenleri anlamazlıktan gelenlere de ben şaşıyorum.

» Açılım konusu ilk gündeme geldiğinden beri herkesin sorduğu bir soru var; muhatap kim? Sizce devlet bu sorunun çözümünde kimi muhatap almalı?

- Muhatap değişimde yararı olan kesimlerdir, en başta halktır, Yani hükümet sorunların çözümü yönünde adım atacaksa en başta kamuoyunu buna hazırlamalı, ona seslenmeli. Eğer “açılım”la özellikle Kürt sorununun çözümü kast ediliyorsa –ki süreç öyle başladı- o zaman da aynı şey söz konusu. Hükümetin Kürtlerin haklarını tanımak için ille birileriyle pazarlık yapması gerekmiyor. Haklar pazarlık konusu olmamalı. Örneğin eğitim, yani kendi anadilinde okullarda okuma hakkı...
Elbet Kürt halkını kim temsil ediyor sorusu da gündeme geliyor. Eğer doğal bir süreç söz konusu olsaydı, bu muhatap çoktan oluşmuştu. Ama sistem, 90 yıldır, yasaklayarak , ezerek, Kürt halkının örgütlenmesini engelleyerek, parti, hatta dernekleri bile kapayarak buna fırsat vermedi. Yüzde 10 barajı bile bu amaçladır. Bir ağacı habire budayıp, sürgün vermesine fırsat vermezsen karşına ne çıkar? Kürt hareketinin ve aynı zamanda solun durumu ne yazık ki böyle.
Türk devleti, Kürtleri örgütsüz bırakmak, örgütlenmelerini tümüyle engelleyemediği zaman da siyasetsiz bırakmak, teslim almak, dumura uğratmak için ne lazımsa yaptı. Sözde Kürt sorununu çözmek için açılım süreci başlatan AK Parti hükümeti bile, Kürtlerin bir halk ve bir ulus olmaktan gelen tüm temel haklarını tanımayı düşünmek ve istemek yerine, Kürt taleplerini en asgariye indirmek, kuşa benzetmek için ne lazımsa yapıyor. Oysa Kürt sorununun çözümü ancak eşitlik temelinde olur. Kürtler, coğrafya ve nüfus olarak ülkenin üçte birini oluşturuyorlar ve bu parçadaki 20 milyonu aşkın nüfuslarıyla, 150 bin nüfuslu Kıbrıs Türkleri kadar haklara sahip olmaları herhalde fazla sayılmaz.
Çözüm için istek ve niyet olsa bu tek yanlı da olur. Örneğin Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetlerde bu sorun nasıl çözüldü? Merkezi bir kararla 16 cumhuriyetten ve onlarca özerk bölgeden oluşan bir federasyon oluşturuldu.
Türkiye’de bu iş için yapılması gereken ise, Kürtlere temel haklarını tanımamak için bin dereden su getirmek, ya da onların en aza kanaat etmelerini sağlamak değil, köklü ve adil bir çözüm için Türk halkını ikna etmektir.

» Kuzey Irak’ta kurulan Irak Kürt özerk bölgesi ya da Irak Kürdistan’ı, diğer bölgelerdeki Kürtler üzerinde nasıl bir etki yarattı?

- Son derece olumlu bir etki yaptı. Kürtler ilk kez, bölünmüş ülkelerinin bir parçasında yaşayan kardeşlerinin, zorlu mücadeleler sonucu özgürleştiklerine tanık oldular, bunu desteklediler ve buna sevindiler. Federal bir statü kazanan Irak’ta Güney Kürdistan federe bir bölge. Burada Kürtlerin kendi parlamentoları, kendi hükümetleri var. Kürtçe resmi dil. Kürtler ilkokuldan üniversiteye kadar kendi dillerinde eğitim yapıyorlar, Kürt dili, kültürü her alanda özgür.

» 60’lı yıllarda Türkiye’de solun Kürt hareketi konusundaki tutumu hakkında, “Türkiye’de değişim yaratmak ve demokrasiye, Kürt haklarına kavuşmak, iki halkın birlikte çalışmasına bağlıydı. Türkiye solunun, hakiki bir Kürt programına sahip olmadığını ancak zaman içinde anladık” diyorsunuz. O zamanda bu zamana bir değerlendirme yaptığınızda Türk solunun bu konuda bir yol kat ettiğini düşünüyor musunuz?

- 1960’lı yıllarda biz Kuzey parçasındaki Kürt sosyalistleri Türk yoldaşlarımızla birlikte aynı örgütün (TİP’in) çatısı altında örgütlendik ve hem emekçilerin, hem Kürtlerin hak ve özgürlükleri için mücadele ettik. Bu, o dönem için doğaldı. Aynı şey Irak sınırları içindeki Güney Kürdistan’da da söz konusuydu; orada da Komünist partisi Irak’ın bütününde olduğu gibi Kürdistan’da da örgütlüydü; hatta Irak ve Suriye Komünist partilerinin genel sekreterleri Kürttü.
Zamanla durum değişti, ayrışma oldu. Örneğin ben 1960’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nde idim. 1974 yılında ise Kürdistan Sosyalist Partisi’ni kurduk. Ayrışmanın çeşitli nedenleri var. Bunlardan biri Türkiye solunun Kürt sorunundaki gelişmeye uygun, Kürt halkının haklı istemlerini kapsayan bir programa sahip olmamasıydı. TİP 1970 yılındaki 4. Kongre’sinde aldığı kararı bile gereği gibi savunmadı. Hatta Parti yeniden kurulduktan sonra Kürt sorununa ambargo koydu. Türkiye solu için Kürt sorunu hep ikincil derecede, hatta daha da önemsiz bir sorundu. Soruna ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temel ilkesi çerçevesinde yaklaşanlar da vardı elbet; ama bu hiçbir dönemde genel ve güçlü bir hat olamadı. Türk solundaki Kemalist ve ulusalcı etkiler ise her zaman güçlü bir damar olarak var oldu. Bu nedenle Kürt solu ayrıştı, hızla gelişen, kitleselleşen Kürt ulusal hareketine yön vermeye elverir bir program ve amaç çerçevesinde örgütlendi.
Türk solu o dönemden bu yana, Kürt sorununa ilişkin olarak pek bir yol kat etmedi, aksine geriledi, daha ulusalcı bir çizgiye kaydı diye düşünüyorum.

» Yine bir değerlendirmenizde, “Sol, Türk milliyetçi ideolojinin güçlü etkisi altındaydı ve Kürt sorunu için net bir çözümle gelemedi” diyerek, Türk milliyetçiliğinin etkisi altında olmasının, Türkiye’de solun Kürt sorunu konusunda net bir tavır sergileyememesine neden olduğunu belirtiyorsunuz. Sizce sol, bu milliyetçiliğin etkisinden kurtulmak için ne yapmalı?

- Marksizmin bu konudaki temel belirlemelerini Türk yoldaşlara hatırlatacak değilim. Gerekli olan işçi sınıfının, daha kapsamlı bir kavramla, emeğin çıkarlarını öne alan bir dünya görüşü, bir tutum. Politik planda kendi ideolojileriyle burjuvazininki arasına net, kalın bir çizgi çekmek. Bu olmadıkça, kaygan zeminde Kemalist ve ırkçı CHP ile MHP’nin, hatta Ergenekoncuların yanına kadar sürüklenmek var.
Son yıllarda, Marksist olduklarını iddia eden birçok grubun politikası bulanıklaştı. Demokrasi mücadelesinde yoklar. Türkiye insanını çağdaş demokratik standartlara ulaştıracak, emekçilerin yaşam düzeylerini iyileştirecek olan AB üyeliğine karşı çıkıyorlar. Oysa kitlelerle kaynaşabilmek için onların, Kürtlerin, Alevilerin, azınlıkların, hatta türban nedeniyle engellerle karşılanan kadınların hak ve özgürlüklerini kararlılıkla savunmaları gerekiyor.

» Sizce Kürt sorununun gerçek çözümünün koşulları nelerdir? Adil olan çözüm biçimi nedir?

- Ulusal sorunun çözümünde temel ilke kendi kaderini tayin hakkına saygı göstermektir. Diğer bir deyişle, herhangi bir halk ya da ulus, geleceğiyle ilgili olarak kendisi karar vermeli. Bu, Ortadoğu’nun bu eski, köklü, geniş bir coğrafyada yaşayan, 40 milyon dolayında bir nüfusu sahip Kürt halkı için de elbet geçerli.
Bizim programımızda da bu öngörülmüş: Ayrı devlet veya federal çözüm. Bizce Kürt halkının, eğer isterse ayrılıp kendi devletini kurması hakkıdır. Öte yandan mevcut koşullarda federal çözüm daha gerçekçidir. Bu, ulusların eşitlik temelinde, barış içinde bir arada yaşamasının biçimidir. Dünyada pek çok örneği var. En yakın örnekse, bizzat Güney Kürdistan-Irak örneğidir. Kanımca Türkiye, İran ve Suriye bakımından da Kürt sorununun çözümü için günümüz koşullarında federalizm en uygun biçimdir. Bu eşitlikçi, adil bir çözümdür. Gelecekte ne olacağını ise şimdiden kestiremeyiz. Gelecekte belki de mevcut sorunlar çözülerek, halkların birbirine yaklaşmasıyla sınırlar önemini kaybeder ve Avrupa Birliği türünden bir Ortadoğu Birliği oluşur...



* * *

KEMAL BURKAY KİMDİR?

1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt İlçesi’nin Kızılkale Köyü’nde doğdu. Akçadağ ve Diyarbakır-Ergani’de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Elazığ Lisesi’nde sınavlara girerek lise diploması da aldı. Aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. 1960 yılında bitirdi. Elazığ’da kaymakamlık stajı ve Osmaniye’de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı. Bunun üzerine resmi görevden ayrıldı. 1964 yılında Elazığ’da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli’ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı “Yaşamanın Ötesinde”, Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı “Prangalar” 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ’da “Çıra” adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.
Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde TİP’in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu’na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. 1969 yılında TİP’in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından Türkiye'ye döndü. Ankara’da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi (PSK)’ni kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardılar. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında (Mehdi Zana) Diyarbakır, 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlıklarını kazandı. Mart 1980’de yurt dışına çıktı. İsveç’ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor.

ESERLERİ

Burkay’ın Türkçe ve Kürtçe dillerinde 60 kadar eseri yayınlandı. Eserlerinin bir bölümü şunlar:

» 1- Yaşamanın Ötesinde; roman.
» 2- Çiçekler ve Zincirhler; roman.
» 3- Prangalar; şiirler.
» 4- Helbestên Kurdî (Kürtçe Şiirler); şiir, marş ve manzum fabller.
» 5- Dersim; şiirler.
» 6- Dehak’ın Sonu (Dawiya Dehak); manzum piyes.
» 7- Alıko û Baz; Kürtçe, çocuk kitabı, öykü.
» 8- Kürtçe Dil Dersleri (Dersên Zmanê Kurdî).
» 9- Özgürlük ve Yaşam (Azadî û Jîyan); şiirler.
» 10- Çarin (Rubailer)
» 11- Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan; tarih.
» 12- Yakılan Şiirin Türküsü; şiirler.
» 13- Berf Fedi Dıke (Kar Utanır); şiirler.
» 14- Can Taşır Dicle; şiirler.
» 15- Seçme Yazılar (2 cilt).
» 16- Anılar (4 cildin ikisi yayımlandı).



Arife Köse, Kemal Burkay ile röportaj.




ARİFE KÖSE'NİN SESONLINE.NET RÖPORTAJLARI:


» Burkay: 'Gerçekten PKK’nin silahsızlanması istense siyasetin yolu açılırdı'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54984 TIKLAYINIZ...

» PROF. DR. SERAP YAZICI: 'Yargı, Türkiye’de demokratikleşmenin ve önündeki en büyük engel...'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54935 TIKLAYINIZ...

» TANER AKÇAM: 'Tarihimizi hep inkar üzerine, yok saymak üzerine kurduk'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54815 TIKLAYINIZ...

* * *

» ERGİN CİNMEN: ‘Türkiye’de son beş yıldır 'yargıçlar yönetimi' var’

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54774 TIKLAYINIZ...

* * *

» 28 ŞUBAT DOSYASI (1): 'Bir çeşit sosyal mühendislik projesinin, başlangıcı...'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54707 TIKLAYINIZ...

-----------------

» 28 ŞUBAT DOSYASI (2): 'Topluma dayatılmak istenen tek tipçilik tutmadı'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54710 TIKLAYINIZ...

* * *

» 28 ŞUBAT DOSYASI (3): 'Cumhuriyet kadını projesi iflas etti...'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54718 TIKLAYINIZ...

* * *

» 28 ŞUBAT DOSYASI (4): 'Yakın zamana kadar medyanın patronu orduydu...'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54724 TIKLAYINIZ...

-----------------

» ÖMER LAÇİNER: 'Ordu vesayetini isteyenler üstü örtük dikta rejimini dayatıyor'


http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54667 TIKLAYINIZ...

* * *

» AKIN BİRDAL: 'Asıl sorun parlamento dışında güçlü muhalefet birliğinin oluşamaması'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54606 TIKLAYINIZ...

* * *

» OSMAN CAN: 'Yargının toplumsallaşması 'kafesten' kurtarılmasıyla mümkün'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54588 TIKLAYINIZ...

* * *

» ECEVİT KILIÇ: ‘Ergenekon içindeki en kötü, en sert yapılanma Özel Harp Dairesi’dir’

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54533 TIKLAYINIZ...

* * *

» HÜRRİYET ŞENER: 'Geçmişle yüzleşmeden temiz bir geleceğe başlamak mümkün değil'


http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54501 TIKLAYINIZ...

* * *

» ÜMİT ŞAHİN: 'Kopenhag'da ortaya çıkan anlaşma, aslında bir anlaşamama belgesi'

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=54454 TIKLAYINIZ...

* * *

» Bağımsız Sesonline. Net






» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla