2005-02-18 - 15:49:00

A. Dilaçar ve tarihle yüzleşmek

Orhan Pamuk’un Zürich Gazetesi’ne verdiği mülakatta söylediği sözler şimşekleri çekti, hep o bilinen sövgüler arasında yazarın Nobel almak için öyle konuştuğu veya ailesinin Selanik kökeninden geldiği gibilerinden sözler fikir olmasa da, hiç değilse küfür de değildi. [Nasıl olsundu, “Selanikli” olan sadece Pamuk ailesi miydi.? Resmi söylemde insan üstüleşmiş Ulu Önder Atatürk nereliydi?]

Orhan Pamuk’un sözettiği Ermeni Tehciri’nden bu yana tam 90 yıl geçmiş, biz hâlâ tarihimizle yüzleşememişiz. Yüzleşmeye de niyetimiz yok. Oysa, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tahkikat encümeni kurmuş, olaydaki suçu tesbit etmiş, bunları kayıtlara, zabıtlara geçirmiş, hatta sorumlu gördüklerini yargılamış, mahkûm etmiş. Fakat “hani belge, hani belge?” diye diye, bizzat Osmanlı parlamentosunun belgelerini belgeden saymamışız.

"Konuyu tarihçilere bırakalım, onlar tartışsınlar, siyasi bir mesele haline getirmiyelim" diyenler var. Sorunu tarihçiler tartışsın, demek olay dünde kalmıştır, günümüzle bir ilgisi yok demek.



OLAY BİR DEVLET SUÇUYDU

Oysa, olay bir devlet suçuydu, bunun da sorumlusu tetikçileriyle, suikastleriyle ünlü İttihatçı önderlerdi. Cumhuriyet devleti 1915’i inkâr yoluna giderek, ister istemez onu günümüze kadar taşımış oldu. [1912’de muhalefete düşmüş olan İttihatçıların ileri gelenlerinden Enver ve Talât beyler Ocak 1913’te yanlarına silahşörlerden Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı, Mustafa Necip ve 40 kadar kişiyi alarak Bâb-ı Âli’yi (Sadareti) basmışlar, çetin ceviz Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı ve bazı yaverleri öldürmüşler, Sadrazam Kamil Paşa’ya istifaname imzalatmışlar, hükümeti gaspetmişlerdi. Ekim 1913’te Almanya’yla askeri bir antlaşma yaparak orduyu ve dış politikayı General Liman von Sanders’e teslim etmişlerdi. I. Dünya Savaşı başlayınca da, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yalısında Almanya’yla kabineden bile gizli bir antlaşma imzalayarak, Almanya’nın yanında savaşagirmeği taahhüt etmişler, Fransız savaş gemilerini batırıp Marmara’ya sığınmak isteyen iki savaş muhribini satın aldık diye ilan etmişler, gemilerin Alman mürettabatına kalpak giydirmişler, sonra da o iki gemi gitmiş, Sivastopol limanını bombalayıp, bazı Rus gemilerini batırmış, iki gün sonra da Rusya Türkiyeye savaş açmıştı. Büyük önder Enver Allahuekber dağlarında 90.000 insanımızı karlara gömmüş, olay kamu oyundan saklanmıştı. Derken, 1915 Nisan’ından başlaytılan trajik olaylarda Ermeniler Rus yanlısıdır diyerekten 3,5 milyon insanın bir kısmını öldürtmüşler, geri kalanını yerlerinden yurtlarından Suriye’ye sürmüşlerdi. Kısacası, resmi tarihte ve resmi diskurda İttihatçılar her konuda suçluydular ama Ermeni meselesinde haklı ve masumdular.]

***

1979 yılının Eylül ayıydı. Bir akşam TRT’nin ana haber bültenini izleyenler dilbilimci “Adil Açar”ın öldüğünü öğrendiler. Haberi dinleyenlerin hiç biri “Adil Açar”ın adını duymamışlardı. Sözü edilen şahsın Türk diline katkılar yaptığını, Türk Dil Kurumu’nun eski başkanlarından olduğunu, cenazesinin falanca gün toprağa verileceğini TRT’den öğrendiler.

Ertesi sabah gazetelerde, bilginin adının “Adil Açar” olmadığını öğrendik. TDK’nun gazeteye verdiği ilanda mütevefanın adı “A. Dilaçar” olarak yazılıydı. Cenazenin hangi camiden kaldırılıp, hangi kabristana defnedileceği belirtilmiyordu. Dahası da, sadece TDK’nın ilanı değil, gazete haberleri de “A. Dilaçar öldü” diyorlardı. Zira AA bültenleri de öyle yazmışlardı, hiç bir gazete de ya bilgisizlikten veya resmi jargonu izlemekten dolayı düzeltme yapmamıştı.

Kısacası, her nedense müteveffanın soyadı vardı, adı yoktu. O sırada benim de yazı yazdığım Gerçek gazetesi günlük yayınlanıyordu, sadece bu gazete dilbilimcinin ön adını yazmıştı: Basının A. Dilaçar diye andığı bilim adamının adını AGOP Dilaçar diye vermişti. Gerçek dışında bütün gazeteler Agop adını gizlemişlerdi.

Ertesi gün, bu konuya değinen bir yazıyla resmi görüşün ve onun izlemcisi medyanın bu tutumunu eleştirdik. (Gerçek, 14.09.1979) Tabii ki, Gerçek gazetesinin sesi büyük basın içinde duyulmadı bile, buna rağmen o yazıdan her nasılsa haberdar olan bir kaç Ermeni yurttaş telefonla teşekkür etmişlerdi.

İki gün sonra İlhan Selçuk köşesinde aynı konuyu işleyip, Dilaçar’ın Agop olan adının sansür edilmesini eleştirdi. Bu sayede hiç değilse daha genişçe bir kesim devlet kurumları olan TRT, TDK ve AA ile izlemcilerinin tutumlarını öğrendi. [Çeyrek asır sonra, bugün Google’da yer alan “atatürk und tdk” başlıklı Almanca bir makalade “Agop Martayan Dilaçar”ın 1979’daki ölümünde “Türk devlet televizyonunun dil bilimciden A. Dilaçar diye söz ederek onun Ermeni kökenini halının altına süpürdüğü” yazılacaktı.(www.musıcalconfrontations.com)]



AGOP DİLAÇAR'IN ATATÜRK ANILARI

Bir buçuk yıl sonra Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılı vesilesiyle yapılan yayınlarda çeşitli anılar anlatılırken, Agop Dilaçar’ınkine de yer verildiydi.

Agop Martayan Harb-i Umumi (I. Dünya Savaşı) başlayınca 19 yaşında silah altına alınıp ihtiyat zabiti olarak Kafkas cephesine sevkedilir. Ama oradaki Ermeni yedek subay ve erler çok geçmeden Suriye’ye gönderilirler. Martayan “bunun asıl nedenini Nisan 1915’te ‘Büyük Tehcir’ başlayınca öğrendik” diye yazar.

Suriye’deki İngiliz savaş esirleri kendilerine kötü muamele yapıldığını söyleyerek İngilizce konuşan Mülazim-i Evvel (Teğmen) Martayan’a şikayette bulunurlar, üstlerine tavassut etmesini rica ederler. Bunun üzerine Martayan İngiliz casusu olarak zincire vurulup, kumandanın karşısına çıkarılır. Martayan kumandana “esirlere kötü davranarak, barbarlık, eziyet ve işkenceyle muamele ederek Türkiye’nin medeni bir memleket olamayacağını” söyler. Kumandan kendisini dinledikten sonra, Martayan’ın ellerini çözmelerini ve odadan çıkmalarını söyler, sonra da teğmene çay ikram edip fikirlerini dinler, Martayan’ı maiyetine alır.” [İlgili bir makaleyi www.biyografi.net’ te Ceyhun Sunsay’ın kaleminden okuyabilirsiniz.]



Adı Mustafa Kemal Paşa olan kumandan, 1932’de Cumhurbaşkanı olarak özel vize çıkartarak, Sofya’da üniversitede Şark Dilleri ve Osmanlıca hocası olan Agop Martayan’ı I. Türk Dil Kurultayına davet eder, kendisinden Türk dili konusunda çalışmalar yapmasını ister.

“T.C. Maarif Vekaleti”nin 1933’ te İstanbul Devlet Matbaasında bastırdığı “Birinci Türk Dil Kurultayı—Tezler ve Müzakere Zabıtları” başlıklı kitapta Agop Martayan’ın parlak kağıda basılmış bir portresi yer almaktadır. Aynı kurultaya katılan diğer Ermeni delegelerden sadece Bey olarak söz edilmiştir: Bedros Bey, Hırant Bey, Gürdikyan Bey, Kevork Bey, Mihran Bey.

1932’de soyadı kanunu çıktığında, TBMM Kemal Paşa’ya Atatürk soyadını verir. Aynı yıl Atatürk Agop Martayan’dan, Türkçe’ye yaptığı katkılarından dolayı Dilaçar soyadını almasını ister.

Resmi deyimle A. Dilaçar DTCF’de Genel Dilbilim ve Dil Tarihi hocalığı yapar (1936-50), Türk Ansiklopedisi’inde baş danışman olarak çalışır (1942-69), Türk Diline Genel Bir Bakış, Dil, Diller ve Dilcikler, Devlet Dil Olarak Türkçe, Türkiye’de Dil Özleşmsi, Kutagu Bilig İncelemesi, Anadil İlkeleri gibi kitaplar yazmış, Türk Dili dergisi ve Belleten yıllığında makaleler yayınlamıştır. aşamının geri kalan kısmını tamamen Türk diline ve bir devlet kurumu olan TDK’na vakfeden Agop Martayan Dilaçar’a devletin ve medyanın reva gördüğü muamele onun Agop adını, cenaze töreninin hangi kiliside yapılacağını, defnin kabristanda olacağını anmayarak, bilimcinin Ermeni’liğini kamu oyundan gizlemek olmuştu. [Agop hoca cenazesine reva görüleni göremediği için, hizmet ettiği mercilerin gerçek yüzünü de öğrenemedi. O kadirbilmezlik kalktı mı sanıyorsunuz? Örneğin, Türkçe dilinin en büyük hocalarından birisinin Ermeni olduğunu 70 milyon nüfuslu ülkede bilen 70 bin kişi var mıdır acaba?]

Benim kuşağımdan ve sonrasından herkes gibi ben de A. Dilaçar’ın kim olduğunu bilmeyebilirdim. Ama 1926-1970 yılları arasında ilkokul öğretmenliği yapmış olan annem “Agop hoca”yı iyi biliyordu, onun için bana “bize Türkçe’yi öğretenlerdendi, hocaların hocasıydı” derdi.



Avrupa Birliği’ne girdik, giriyoruz diye Türkiye’nin çağ atladığını sananlar,“tarihimizle yüzleşmemiz gerekir” denilmesine bile tahammül edilmediğini düşünmelidirler. Pamuk’un sözlerinin Türkiye’ye kara çalmak, Türkleri küçük düşürmek, ucu tazminata kadar gidecek bir sürece yardımcı olmak gibi ithamlarla yadsınmasına karşı yukarıdaki sözümü yineleyeceğim:

"Hükümet gaspçısı, oldu bittici, çeteci, maceracı İttihatçı önderliğinin 1913 ve sonrasındaki her şeyi kötüdür", "ama Ermeni Tehciri (uluslararası dilde “deportasyonu”) haklıdır ve güzeldir", öyle mi?









» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

 

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla