2007-09-08 - 13:26:00

Durun ve düşünün...

“Geçtiğimiz hafta, Balıkesir'in Bandırma ilçesinde bulunan belediyeye ait bir hayvan barınağında “kuduz vakası görüldü” ihbarı üzerine 300’e yakın köpek öldürüldü. Bandırma'da belediye tarafından işletmesi özel bir şirkete verilen hayvan barınağında yaklaşık 20 gün önce bir köpeğin ölmesinin ardından yapılan incelemede, köpekte kuduz vakasına rastlanmasıyla barınakta bulunan 300 civarındaki köpek geçtiğimiz günlerde İlçe Tarım Müdürlüğü tarafından itlâf edildi...”

* * *

“Bingöl'ün Yedisu İlçesi'nden geçen Peri Suyu Sorik Mevkii'nde dün öğle saatlerinde serinlemek için suya giren yavru ayı, bazı köylüler tarafından (kahkaha sesleri arasında) taş ve sopalarla vurularak öldürüldü. Köylülerin, sık sık arı kovanlarına ve küçükbaş hayvanlarına zarar verdiği için öldürdüklerini söyledikleri yavru ayının, öldürülme görüntülerinin televizyonlarda yayınlanması, izleyenlerde 'infial' uyandırdı.”

* * *

Son günlerde yaşanan çarpıcı örnekler olduğu için bu olayları aktardım. Mahallemizde, sokağımızda, apartmanımızın önündeki bahçede daha neler neler yaşanıyor. Gündelik, sıradan, hepimizin her an tanık olduğumuz örnekler o kadar çok ki... “Öldürün gitsin...” Bir canlının yaşamına son vermek için sarf edilen sözcükler bunlar. Ne kadar kolay değil mi? “Öldürün gitsin.” Hele öldürülmesi, yok edilmesi, kökünün kurutulması, soyunun, sopunun hatta topunun ortadan kaldırılması istenen canlı “insan türünün” dışında başka bir türdense. Yasalar da bir engel oluşturmuyor nasılsa. Tartışmaya, düşünmeye, karar almaya, emir vermeye bile gerek yok. “Öldürün gitsin...”

* * *

Yaşananları, gelişmeleri, doğaya, yaşama saygı açısından değerlendirmek için şu yaklaşımı ve düşünce biçimini sizlerle paylaşmak istiyorum. Hayatı boyunca hem hayvanlar hem de insanlar için çalışmış ünlü nükleer karşıtı, barış yanlısı felsefeci Albert Schweitzer, yolda yürürken üşenmez, rastladığı bir solucanı kaldırımın sıcak taşları üzerinden alıp toprağın serinliğine bırakırmış. Canlı yaşamı karşısında her an gösterdiği bu titizliğin nedenini soranlara; Schweitzer, şu yanıtı veriyor: "Bir insan, ancak ve ancak, her türlü canlının hayatını elinden geldiğince korumak konusunda omuzlarına yüklenen sorumluluğu sonuna kadar yerine getirdiği zaman gerçek anlamda ahlâklı olabilir. Şu ya da bu canlının, merhametini ne ölçüde hak ettiğini ya da hissetme yetisine ne ölçüde sahip olduğunu sorgulamaz." Schwietzer’in geliştirdiği “Yaşama Saygı Felsefesi”nin özü ise aslında şu görüşlerinde saklı gibime geliyor: “Hayatta emin olduğumuz tek şey, yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla (fillerden yerdeki otlara kadar) paylaştığımız bir şeydir.Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız...”

Yaşama saygı felsefesi açısından durum böyle. ‘Kriminal’ açıdan nasıl acaba? Adli Tıp Enstitüsü kurucularından, Prof. Dr. Sevil Atasoy kendisiyle yapılan bir söyleşide; “hayvana kötü davranış ile aile içi şiddet arasında ilişki kuran pek çok çalışma yayınlandı” diyerek hayvanlara yönelik katliam ve şiddetin ucunun nerelere kadar uzandığını şu sözlerle ortaya seriyor: “Yale Üniversitesi’nden antropolog David Levinson, farklı kültürlerde aile içi şiddeti inceleyen ünlü kitabında, hayvanlara kötü davranan toplumlardaki kadınların, eşleri tarafından daha fazla şiddete maruz kaldığını ve öldürülme riski taşıdıklarını kanıtladı. 2000’lere gelindiğinde, ‘hayvana şiddet olan yerde, insana şiddet vardır’ noktasına varıldı ve suçla mücadelenin ilk basamağının, hayvanlara yönelik ihmal, istismar ve her türlü şiddetin durdurulması olduğunda karar kılındı...”

* * *

Durun ve düşünün! Bencilliğimiz, kibrimiz ve ‘en iyi düşünen’ tür olduğumuz inancı ile dünyayı sürüklediğimiz noktaya bir bakın. Savaşlar, kavgalar yanında, “medeniyet” diye tanımladığımız yapı ile ‘toplu yok oluşa’ doğru tüm canlıları ve canlı yaşamını da peşimizden sürüklemekte olduğumuzu göremeyecek miyiz halâ?.. Kurduğumuz düzenlerin nasıl bir şey olduğunu sorgulayın. Hele, ‘kâr, daha fazla kâr’ yaklaşımını gelişmenin dinamiğine oturtmuş olmayı! Durun ve düşünün halâ kendimize en akıllı türün mensubu diyebilecek miyiz? Bandırma’da yaşam alanlarından kopartılıp barınaklara tıkılan ve sonra da yok edilen köpeklerin çırpınışları, acı içinde kıvranışları kâbus gibi geceleri rüyalarımıza girmeyecek mi? Durun ve düşünün. Hep beraber. ‘En akıllı’ türün tüm mensupları...



Yalçın Ergündoğan, 8 Eylül 2007, Sesonline.net









» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

 

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla