2008-03-08 - 11:30:00

'Bir milletin nisvânı, derece-i terâkkisinin mizânıdır' (*)

‘Osmanlı kadın hareketi’. ilk imzasız kadın mektubunun 28 Haziran 1868 tarihli Terakki gazetesinde boy göstermesiyle başlatılır. İlk kadın derneğinin ise Mithat Paşa’nın eşi tarafından 1876’da kurulduğu sanılır. Tanzimat sonrasında yapılan reformların ana fikri kadının yerinin evi olduğuydu ancak Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı bu paradigmaya önemli bir darbe vurmuştu. Çünkü erkekler askere gittiği için evin geçimini sağlamak, erkeklerden boşalan bazı toplumsal görevleri üstlenmek kadınlara düşmüştü. Kadınlar ilk kez bu dönemde askerlere giysi dikmek, çöp toplamak, posta dağıtmak, hatta erkek berberliği gibi işler vesilesiyle iş hayatına atıldılar. Kadınların saçından çorabına kadar her giysisi değişime uğradı. Tramvaylarda kadınlarla erkekleri ayıran perdelerin kaldırılması, Darülfünun’da kadın-erkek birlikte eğitim verilmesi, muhallebicilerde kadın-erkek aynı masaların paylaşılması hep bu dönemde oldu. Ancak bu dönem, aynı zaman büyük bir yıkım da getirdi. Müslüman kadınlar artık barlarda, dans salonlarında boy gösteriyorlardı. Yoksulluk yüzünden fuhuşa yönelen kadınların sayısı artmıştı. Öyle ki ilk kez Müslüman fahişe sayısı gayrimüslim fahişelerin sayısını bu dönemde geçmişti. Cephe gerisindeki en büyük afet frengiydi. İlk kez devlet bir ‘frengi mevzuatı’ hazırlamış, resmi genelevlere izin vermek zorunda kalmıştı.

Ancak 1911-1918 arası, kadın örgütlenmesi açısından da çok verimli yıllardı. Bunda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) kadınları veya kadınların adını kullanarak kurduğu dernekler aracılığıyla toplumsal yaşama nüfuz etme politikalarının da rolü vardı. Nitekim, Harp Malûlleri ve Şehid Kadın ve Çocukları Çalıştırma Cemiyeti (1916), Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi (1916) ve İslam Kadınları Çalıştırma Cemiyeti (1918), İTC tarafından kurulmuş, adından kadın olmasına rağmen kurucuları ve yönetim kurulları erkek (malûl ve emekli subaylar) olan görünüşte kadın dernekleriydi. İTC’nin kadın politikasında Kadın Amele Taburları’nın da önemli yeri vardı. ve en uzun soluklu Osmanlıca gazete olan Hanımlara Mahsus Gazete, aynı yıl Selanik’te yayınlanan Kadın dergisi, 1913’te yayına başlayan Osmanlı Müodafaa-i Huku-u Nisvan Cemiyeti’nin yayın organı Kadınlar Dünyası, Ma’mulat-ı Dahiliye İstihlaki Kadınlar Cemiyeti’nin yayın organı Sıyânet, Birinci Dünya Savaşı sırasında yayına devam eden nadir dergiden biri olan Bilgi Yurdu Mecmuası, Çerkez Kadınları Teavün Cemiyeti’nin iki dilli yayın organı Diyâne, Cumhuriyet döneminin önemli örgütlenmesi Türk Kadın Birliği’nin yayın organı Kadın Yolu, Osmanlı kadın hareketinin önemli yayın organları arasındaydı.

GÖRMEZDEN GELİNENLER

Ancak bu hareket sadece Türk kadınlarının eseri değildi. Hareketin içinde Kürt ve gayrimüslim (Ermeni, Yahudi, Levanten, vb.) kadınlarının da önemli rolü vardı. Ancak bu kadınlar hep görmezden gelindi. Örneğin, 1862-63’te Osmanlı ülkesindeki ilk Ermenice kadın gazetesi olan Gitar’ı yayımlayan Elbis Gesaratsyan’ı, “bir kadın olarak yüklendiğim sorumlulukların altında ezilirken, bunun karşılığında bana verilen haklar yok denecek kadar azdı. Feminizmin ‘bir adalet feryadı’ olduğuna iyiden iyiye inanmıştım” diyen ve 1919’da yayımlamaya başladığı Hay Gin (Ermeni Kadını) dergisini tam 14 yıl ayakta tutan Hayganuş Mark’ı pek azımız bilir. Aynı şekilde, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul ve taşradaki Ermeni okullarında pek çok aydın Ermeni kadınını yetiştiren Sibil’i (Zabel Asadur), hem Ermeni toplumunun Osmanlı toplumunda yaşadığı acılara hem de savaşlara ve militarizme ‘Yeter!’ diyen edebiyatçı Zabel Yesayan’ı veya kadın cinselliğini ima eden romantik aşk romanları ile muhafazakar Ermeni toplumunu derinden sarsmış olan Sirpuhi Düsap’ı da tanımayız.

Bu Ermeni kadınlarının hem kendi cemaatlerinden hem de Osmanlı toplumundan talepleri vardı. Onlar da kendilerine biçilen ‘iyi anne/sadık eş’ rolüyle yetinmek istemiyorlar, aynı zamanda yazmak, felsefe yapmak, bilimle uğraşmak, siyasette ve yönetimde görev almak istiyorlardı. Ancak bunu yaparken, cinsiyetlerini etnik/ulusal kimliğin arkasına gizlemek zorunda kaldılar. Edebiyata yöneldiler ve mücadelelerini ‘yurtsever’ Ermeni örgütleri bünyesinde sürdürdüler. Kimi hayır örgütlerinin başına geçti, kimi Ermeni çocukları için okul açtı, kimi öğretmenlik yaptı.

MUHAFAZAKARLIK KISKACINDAKİ KÜRT KADINLARI

Benzer bir ihmal Kürt kadın hareketi konusunda yapılır. Gerçi, Kürt kadınları adına en çok Kürt erkekleri konuşmuştur. Örneğin 1912 yılında kurulan Kürt Talebe Hevi Cemiyeti’nin yayın organı Rûj’i Kürd dergisinin 4. sayısında “Kürdlerde Kadın Mes’elesi” adlı bir makalesinde Ergani Mağdenli Y.C. adlı yazar, Batı Avrupa ve Amerika’da giderek yükselen kadın hareketinin, Asya’ya ve Japonya’dan sonra Müslüman Osmanlı kadınlarını da gayrete getirdiğinden bahsettikten sonra konuyu Kürt kadınlarına getiriyor ve “Erkeklerimiz baştan başa koyu bir cehalet içinde mahsurdurlar, kadınlarımız ise erkeklerimizin cahilane gururuna kurban olmuş, hem cahil hem de zavallıdırlar” diyordu. Yazara göre Kürt kadınlarının durumunu “ıslah etmek” için, “kafaları akla sığmaz hurafelerin etkisi altındaki” şehirli Kürt kadınlarını bir kenara bırakıp, “cahil ve irfansız olmasına rağmen kuvvetli bir karaktere sahip olan” Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt köylü kadınlarını model almak gerekmekteydi.

Aynı yıl yayınlanan bir başka yazının yazarı Halîl Hamid Bey, Siyânet adlı bir kadın dergisinde yazdığı “Alem-i Nisvân: Kürd Kadınları” başlıklı makalesinde “Kürt kadınlarının esaretten kurtarmanın” ancak eğitim ve öğrenimle mümkün olduğunu vurguluyordu. Yazara göre, ne yazık ki Kürt kadınlarının babaları ve kocaları “fazla bilgi edinen, okuyan yazan kadın dışarıda dost, yar bulur” diye bunu engellemekteydiler!

21 Mart 1919’da, Kürt Teâli Cemiyeti’nin yayın organı Jîn’de çıkan Vanlı M.C.Selim Beki imzalı yazıda ise, Kürt kadınları folklor bağlamından çıkarılarak, milliyetçi bir bağlamda ele alındığını görüyoruz. Selim Beki’ye göre İslam dininde kadın haklarının yanlış uygulanmasından dolayı, Kürt, Türk, Arap, Çerkes ve Arnavut gibi çeşitli Müslüman toplulukların kadınları, değişik türde tesettür uygulamaları ile karşı karşıya olmakla kalmakla birlikte Kürt kadınları bu kıskaca daha az girmişlerdi.

KÜRT KADINLARI TEÂLİ CEMİYETİ

Kürt kadınlarının kendi yerlerine erkeklerin konuşmasına son vermesi 1919’da kurulan Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti ile oldu ancak, Kürt kadın hareketinin hamisi olduğu anlaşılan Selim Beki, 2 Haziran 1919 tarihli Jîn dergisindeki “İki Eser-i Mebrûr” (İki Hayırlı Eser) başlıklı makalesinde, Kürtçülük akımının bu kadınlardan “vatan, vazife, fedakarlık hisleri aşılanmış tam birer ana” olmalarını beklediğini belirterek harekete yön vermekten vazgeçmemişti. Yazar, Türk kadın hareketinin genelde erkeklerin toplumsal konumunun kadınların konumundan daha üstün olması nedeniyle başladığını ve bu dengesizlik yüzünden kadın hareketinin erkek hareketinden ayrılmak zorunda kaldığını, aynı sorunların Kürt kadın hareketine de sirayet edeceğinden endişe duyduğunu saklamıyordu.

Mezhep farkı gözetmeksizin tüm kadınları üyeliğe kabul edeceğini ilan eden cemiyetin nizamnamesi faaliyet alanları konusunda epey ipucu veriyor. Buna göre, cemiyet, Kürt kadınlığının medeni bir bakış açısına kavuşturulmasını ve ilerlemesini sağlamak, Kürt aile hayatında kurumsal ve toplumsal düzenlemeler yapmak, Ermeni tehciri ve onu izleyen zorunlu göçler nedeniyle ‘sefil bir hale gelen’ Kürt yetim ve dullarına iş bularak, maddi yardımlarda bulunarak onları sefaletten kurtarmak amaçlarını güdüyordu. Cemiyet bu amaçlarını gerçekleştirmek için, gazete, dergi, kitap ve risaleler yayınlayacak, Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerinde kütüphaneler ve tartışma salonları açacak, konferanslar ve dersler düzenleyecekti.

KÜRT SÖZÜ

Cemiyetin ilk eylemleri, Sultanahmet Meydanı’nda bir Mevlid-i Şerif okutmak olmuştu. 21 Haziran 1919’da gerçekleşen bu olayın sonunda irticalen bir konuşma yapan cemiyet başkanı Encam Yalmuki Hanım (günümüz diliyle) şöyle demişti: “Hanımefendiler, biz Kürtler, çeşitli kavimleri kardeşleştiren İslamiyetin ortaya çıkışından, yani asırlardan beri Türk milletinin en sadık bir seveni, en güçlü dostu, en coşkulu bir kardeşiyiz. Bugün bütün milletlerin alın yazıları başka şekiller aldığı ve herkese bir hak verildiği bir zamanda bizler de kendimizin hakkını istiyoruz, çünkü ortada milyonlarla Kürt var ve büyük bir Kürdistan var. Mukaddes amaçlar uğrunda en ziyade çalışmak isteyenlere ve milletlerine olan sevgilerini göstermiş oldukları fedakarlıklarla ispat edenlere cümlemiz tüm varlığımızla teşekkür borçluyuz. Cemiyetin açılış törenine koşarak gelen muhterem hanımlarımız ve kardeşlerimiz her şekilde destek olacaklarını, Kürtlüğün yükselmesi için ne yapılması lazımsa tereddütsüz yapacaklarına Kürt sözü verdiler. Öteden beri ‘Kürt sözünden dönmez’ cümlesi bir atasözü olmuştu. Ben kanaatlerim ile iman ederek söylüyorum ki Kürt her şeye söz vermez ama verdiği zaman da sözünden dönmez!...”

Ancak cemiyet faaliyetlerine üç ay daha devam edebildi. Cemiyetin neden kapandığını bilmiyoruz ama, 1928 yılında Tiflis’te yayınlanan Zarya Vastoka gazetesinin 297. sayısında yayınlanan ve eşi Dilara Hanım, cemiyetin İstanbul’daki faaliyetlerine katılmış olan Kamil Bedirhan tarafından kaleme alındığı sanılan makalede “Konstantinopolis milliyetçilerinin hilekarlıkları ve soruşturmaları yüzünden” kapatıldı deniyor.

KADINSIZ TÜRK İNKILABI

Çoğu dönemin önemli erkeklerinin kızları, karıları, kardeşleri olan bu öncü Osmanlı kadınları, ‘özel alan/kamusal alan’, ‘annelik-eşlik/vatandaşlık-siyaset’ seçenekleri arasında bir seçim yapmaya zorlandılar ama her ikisini birden yapmaya çalıştılar. ‘Kadınlık mefkuresi’nin şekillenmeye başladığı bu dönemin tecrübeleri Cumhuriyet dönemi kadın hareketinin üzerinde yükseldiği zemin oldu. Ancak, Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilanı bu derneklerin sonu oldu. Çünkü, Cumhuriyet erkekleri Mütareke yıllarında ortaya çıkan bu kadın imgesiyle mücadele etmeyi ilk görevleri olarak görmüşlerdi. Mütareke yıllarında işgal ordusunun mensupları tarafından baştan çıkarılan ‘Türk kadını’na bir çeki düzen verilmesi için ‘cinsiyetsiz’ kadın inşasına girişildi. Ama Cumhuriyet’in ihtiyacı olan yeni nesilleri yetiştirme görevi de kadına düştüğü için, üreme politikaları ile kadının biyolojik yanı ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Kadını disiplin altına almak için okul ve basın seferber edildi.

Kemalist projenin yaratmaya çalıştığı ‘modern kadın’ imgesi vatana hayırlı evlatlar yetiştiren anne ve yuvasını güzelleştiren eşler, eğitimli meslek sahibi kadınlar, son moda kıyafetleri, makyajları ve saç biçimleriyle balolarda dans edebilen kadınlar gibi pek çok farklı kimliğin bazen üst üste, bazen yan yana düştüğü bir kimlikler toplamıydı. Kadından beklenen sadece kamusal rollerini değil Batılı bir tarzda geleneksel rollerini başarıyla yerine getirmeleriydi. Kadınların bazıları tiyatrolara, konserlere, konferanslara, balolara gidecek, dans ederek, Batılı tarzda kıyafetler içinde erkeklerle yemek yiyerek kamu hayatına katılırken (ki bunlar arasında başat kadın kimliğini ‘öğretmen hanım’ oluşturuyordu), bazıları da ev kadını ve anne rollerini oynamaları için özendiriliyordu. Sadece kadınlara hitap eden ev idaresi, çocuk bakımı, sağlık ve moda gibi konuları ele alan dergiler bu amaca hizmet ediyordu. Kız akşam sanat okulları da bu amaçla kurulmuştu. Bütün bu kimliklerin merkezinde duran ise ‘namus’ ve ‘iffet’ti.

SİYASİ HAKLARDAN NE HABER?

1 Nisan 1923’te Birinci Meclis feshedilip seçimlere gitme kararı verildiğinde ilk iş seçim kanununun ‘her 50 bin erkek bir mebus seçer’ maddesinin ‘her 20 bin erkek bir mebus seçer’ şeklinde değiştirilmesiydi. Ancak, karar alınırken, Mustafa Kemal kadınlardan hiç söz etmemiş, bugün ‘ilk Türk liberali’ diye övülen muhalif kanadın lideri Hüseyin Avni (Ulaş) ‘kadınların oy kullanmak için henüz yeterince olgunlaşmadığını’ söylemişti. Kadın haklarından yana tek konuşmayı yapan Tunalı Hilmi Bey’in konuşması ise sıra kapaklarına vurularak susturulmuştu.

Bu durum, Osmanlı döneminden beri kadın hakları konusunda mücadele eden öğretmen ve yazar Nezihe Muhiddin önderliğindeki bir avuç kadını yıldırmadı. Siyasi hakları için kampanya başlatan bu kadınlar, Haziran ayında Mustafa Kemal’in kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kadınlar kolunu oluşturmak üzere başvurdular. Cevap alamayınca, daha cüretkar bir adım attılar: 15 Haziran 1923’te ‘Kadınlar Halk Fırkası’ ‘(KHF) adıyla bir partinin kuruluş beyannamesini İçişleri Bakanlığı’na sundular. Olay basında ‘kadınlar mebus olmak istiyor”, ‘tek gayeleri mebus olmak’ şeklinde yer aldı. Bazıları da fırkanın ‘gizli bir maksadı’ olduğunu iddia ediyordu. İçişleri Bakanlığı tam sekiz ay süren sessizlik döneminden sonra, hükümetin ‘bazı düşünceler’ nedeni ile KHF’nin kuruluşuna izin vermediğini tebliğ etti. Yaşar Nabi (Nayır) durumu ‘Kadını ve kadınlığı hor gören bu zihniyet ne yazık ki en aydınlarımızda bile görülmektedir. Anladık ki en seçkin tabaka arasında bile kadını erkekle eşit görmeye tahammül edemeyenler var” diye tarif etmişti. Bu ‘bazı düşünceler’ in ne olduğu hiçbir zaman açıklanmadı ama nizamnamenin siyasi hakları ima eden 2. maddesi, kadınların belediye seçimlerinde aday olmasını öneren 3. maddesi ve ‘kadınların savaş halinde askerlik görevi yapmasını’ öneren 8. maddesin çok ‘taşkın’ bulunduğunu kulaktan kulağa fısıldanıyordu. KHF kurucuları partinin başına Ali Fethi Bey’i getirerek tekrar başvurdularsa da Ankara’nın cevabı yine ‘hayır’ oldu. Bu sefer de kuruluş faaliyetleri süren Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) yüzünden ‘halk fırkası’ adının bir kadın kuruluşu tarafından kullanılması ‘bölücü’ bulunmuştu!

ASABİ TABİATLI CİNSİ LATİFLER

Ama Nezihe Muhiddin ve arkadaşları yılmadılar, ‘taşkın’ maddeleri değiştirerek 7 Şubat 1924’te Kadın Birliği adlı örgütü kurdular. (Birliğin adı bir süre sonra Türk Kadın Birliği oldu.) Nizamnamenin 3. maddesinde “Birliğin siyasetle alakası yoktur’ denmesine bakılırsa, bir önceki tecrübeden fazlasıyla ders alınmıştı. Nitekim dernek kimsesiz çocuklara, fakir kadınlara yardım etmek, onlara aş ve iş sağlamak, yerli malını özendirmek gibi ‘hayırseverlik’ işleriyle uğraştı. Rejimin ‘kadın hakları bakanı’ rolünü üstlenen Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi (Abalıoğlu), kendi deyimiyle bu ‘asabi’ tabiatlı ‘cinsi latifler’ in, ‘kırmızı boyalı dudaklarıyla tatlı ve şuh tebessümlerini seyretmenin hoş bir eğlence olduğunu ifade ediyor’ ama siyasi haklara geçit vermiyordu.

OTO SANSÜR YETMEDİ

13 Şubat 1925’te Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane oldu. Cumhuriyet gazetesi ‘Türkiye’nin hayatında çok mühim meseleler mevcut olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmaları pek ciddiyetsiz’ diye yazıyordu. Nezihe Muhiddin pes etmedi, Temmuz ayında Kadın Yolu dergisini çıkarmaya başladı. İlk yazısı kadınlara siyasi haklar tanınması üzerine olan dergide Enver Behnan (Şapolyo), Yaşar Nabi (Nayır) ve Fahrettin Kerim (Gökaltay) gibi kadın hakları savunucusu genç erkek yazarlar da yazıyordu. Ancak isyan bahanesi ile çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu etkisini gösterdi ve TKB ciddi bir ‘öz sansür’ uygulamaya başladı. 1926’da TKB, CHF’ye üye olmak için başvuruda bulundu. Cevap ‘kadınların hayır işleri ile uğraşmasının daha doğru olacağı’ yolundaydı. Birlikten bazı kadınlar da yeni çıkan Medeni Kanun’la ‘kadınlara layık olmadıkları hakların bile verildiğini’ söyleyerek siyasi taleplerde ısrar edilmesini eleştirmişlerdi. Ama Nezihe Muhiddin kararlıydı. 1927’de Denizli, Aydın, Afyon ve Diyarbakır’da şubeler açıldı ve CHF listelerinden seçimlere katılmak için kampanya başlatıldı. Elbette bu teklif de kabul edilmedi. Birlik bunun üzerine seçime erkek aday ile katılma kararı aldı. Ancak kendini ‘feminist erkek’ diye tanıtan ve seçimler için bıyıklarını bile kestiren Kenan Bey alaylara tahammül edemeyince adaysız kaldılar.

ASKERLİK BAHANESİ

21 Haziran 1927 günü Askerlik Kanunu üzerine görüşmelerde Hakkı Tarık (Us) Bey kadınların seçme ve seçilme hakkından yana olduğunu söyleyince, Recep Peker ‘kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar’ diye işi yokuşa sürdü. Hatırlanacağı üzere daha önce kadınların parti kurmaları ‘askerlik yaparız’ dedikleri için engellenmişti! Yunus Nadi Bey ilk kez kadınlardan yana tavır alarak Recep Peker’i eleştirdi ancak Cumhuriyet gazetesi alaycı yayınına devam ediyordu. Gazetede çıkan bir yazıda ‘Hanımların mebusluğu hiç fena olmaz, Meclis’te sık sık moda etrafında münakaşalar cereyan eder. Hanımların balolarda smokin mi yoksa dekolte tuvalet mi giymeleri daha uygun olunacağına dair, mesela İstanbul mebusesi ile İzmir mebusesi arasındaki hararetli mücadeleyi bütün erkek mebusların merak ve tebessümle dinleyeceğine şüphe yoktur” deniliyor, kadın mebuslar kumaş türleri üzerine tartışırken karikatürize ediliyordu.

OH KURTULDUK!

Ancak görünen köy kılavuz istemiyordu. TKB’nin siyasi haklar mücadelesi, Nezihe Muhiddin hakkında birliğin 500 lirasını kişisel amaçlarla harcadığı gerekçesiyle soruşturma açılması ve birlik yöneticiliğinden istifa ettirilmesiyle sona erdirildi. Yunus Nadi olayı "Oh diyoruz, aman kurtulduk! Artık her gün kusma eğilimi içinde bunalmaktan kurtulduk!” diye değerlendirmişti. Bu olaydan sonra, kadın hareketi iyice içine çekildi. Bu davranışın ödülü 1930’da kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınması oldu. Ardından 4 Aralık 1934’te kadınların milletvekili seçimlerinde aday olmaları ve oy kullanmaları, 317 üyeli mecliste 258 olumlu, 53 çekimser oyla kabul edildi.

HADDİME DÜŞMEZ AMA...

1935 seçimlerinden önce Cumhuriyet gazetesi ‘Kadın Saylav Olursa’ isimli bir anket düzenlemişti. Ankete, adaylar, aday olması düşünülenler ve ikinci seçmenler katılmıştı. Çoğu doktor, öğretmen, akademisyen, edebiyatçı olan bu kadınlara dört soru soruluyordu. Bu sorular, milletvekili seçilmeleri halinde neler yapacakları, ‘kadınların askerlik yapması konusundaki düşünceleri, o günlerin popüler konusu olan Bekarlık Vergisi’ne yaklaşımları ve Türk Kadın Birliği’nin gerekli bir örgüt olup olmadığıydı. Ankete cevap verenlerin çoğu söze ‘mebus olmak haddimize düşmez ama olursak…” diye başlamıştı. Şehir Meclisi üyesi Nakiye Elgün Hanım ‘Kadınlık namına Meclis’ten istenecek şey kalmadı ki! Her hak hayale gelen veya gelmeyen hak kadınımıza verildi. Medeni Kanunda müsavat, tahsilde müsavat, işte müsavat! Daha ne istiyoruz bilmem ki? Kocasından dayak yiyen kadın için ne isteyelim, kanun kendisine hak vermiştir, gitsin arasın" derken, çocuk doktoru Nihal Hanım ise “olmaz efendim olmaz. Kadın nerede askerlik nerede? İçimizde daha bayram topundan korkan kadınlarımız var. Hem de fizyoloji kadınların aleyhinedir. Erkekte metanet, cesaret, adale kuvveti, bazu ne bileyim mukavemet, asap her şey kuvvetlidir. Aksini iddia eden varsa gelsin bana sorsun. Ben doktorum. Asker olunur iddiasında bulunanların sözü züppelikten başka bir şey değildir. Siz hayalata değil, maddiyata bakın. Biz kadın doktorlar bu kadar modern yetiştiğimiz halde hükümet tabibliği bile yapamıyoruz. Öyle ata binip, beline de tabanca asıp cürmü meşhuda hiçbirimiz gidemeyiz doğrusu. Hem kadınların 30 gün içinde sayılan tavırları, programları, Mazhar Osman’ın dediği gibi 7 günü geçmez” diyordu. Bekarlık Vergisi konusuna gelince, kadınların eş seçme hakkının olmadığı, bu nedenle bu verginin kadınlardan değil sadece erkeklerden alınması fikri benimsenmişti. Nihal Hanım ise nüfusun henüz istenen düzeye ulaşmadığı koşullarda Bekarlık Vergisi’nin nüfusun artması ve mazbut bir aile hayatının olabilmesine olanak sağlayacağını düşünüyordu. Ankete katılanların neredeyse tamamı, Kadın Birliği’nin gereksiz olduğunu ileri sürüyordu.

GİZLİ KOTA UYGULAMASI

18 Aralık 1934 tarihli Zaman gazetesinde ‘Seçilecek umum mebus adedinin yüzde beşi kadın azadan mürekkep olacaktır. Bu takdirde mecliste 18 kadın saylav bulunacaktır’ denilmişti. Hakikaten de, 8 Şubat 1935 seçimlerinde 17 kadın milletvekili meclise girdi. (Ara seçimlerde buna 1 tane daha eklendi ve sayı 18 oldu.) Anlaşılan kadın milletvekili sayısı önceden belirlenmişti. Yani örtük bir kota uygulaması söz konusuydu. Ama bu olumlu bir kota değildi. Çünkü adeta rejim tarafından ‘görevlendirilen’ bu kadınlar arasında, gerçekten kadın hareketinden gelen çok az kişi vardı. Örneğin, Nezihe Hanım CHP’den aday gösterilmemiş, bağımsız olarak da seçilememişti. CHP listelerinde, Nakiye Elgün gibi Mustafa Kemal’e sadakatlerini sık sık sergileyenlere yer verilmişti. Nitekim, rejim tarafından misyonunu tamamladığına inandırılan Kadın Birliği, Mayıs 1935’te feshini istemesine yetti de arttı bile. Birliğin o zamanki başkanı Latife Bekir’in fesih gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Bundan böyle Türkiye’de bir kadınlık meselesi yoktur ve bu arada her erkek gibi kadın da bir tek şefin idaresi altında memleketin iyiliği için çalışmaktadır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuz artık… Birliğin devamına lüzum bırakmamış ve kadınlarımızın ayrıca bir teşekkül halinde çalışmasına sebep kalmamıştır….İsteyen arkadaşlar diğer hayır cemiyetlerinde çalışabilirler.”

UYUMLU KADINLAR

Merkezden atama usulüyle yapılan ve hala iki dereceli olan 1939 ve 1943 seçimlerinde sırasıyla 15 ve 16 kadın milletvekili seçildi. Atanan kadın mebuslar, kendilerini atayanlara muhalefet etmeyi akıllarından bile geçirmedikleri gibi ‘uyumlu oldukları’ için sık sık övülmekten de rahatsız olmadılar. II. Dünya Savaşı ertesinde Türkiye çok partili sisteme ve demokrasiye doğru adım atarken kadınların modernleşmeci projelerde süs olarak kullanılması geleneği eski cazibesini yitirmiş görünüyordu. Nitekim Demokrat Parti’nin (DP) aday listelerinde tek bir kadın aday yoktu. Oysa 1946 seçimlerinde kadın seçmen sayısı erkek seçmen sayısından fazlaydı. 1950-1951 seçimlerinde 3, 1954 seçimlerinde 4, 1957 seçimlerinde ise 8 kadın milletvekili seçildi. Aslında bu gerilemenin tek nedeni Demokrat Parti’nin muhafazakar yapısı ya da ülke koşulları değildi. Dünyanın pek çok yerinde, seçme ve seçilme hakkını elde etmeyi yeterli bir gelişme olarak gören kadın hareketlerinde benzer bir gerileme olmuştu. Örneğin Danimarka’da ilk kez seçim hakkı verildiğinde tüm kadın örgütleri lağvedilmişti. Nitekim, ‘demokratik darbe’ ertesinde yapılan 1961 seçimlerinde kadın milletvekili 3’e inmişti.

SON SÖZ YERİNE

Cumhuriyet rejimi, aynen selefi gibi kadınları toplum kurucusu yetkin bireyler, siyasi failler olarak değil, ‘vatana asker ve hayırlı evlat yetiştiren anneler’ olarak tanımlıyordu. Afet İnan’ı 22 yaşında Türk Tarih Kurumu Başkanı yapan rejimin Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarına çok sert davranmasının nedeni açıktı: Lidere tapma derecesinde bağlı, onun kendilerine verdikleri ile yetinmeye razı, bilinçsiz ‘çocuk-kadınlar’ rolünü üstlenmek istemeyenlere yeni rejimde yer yoktu!

Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi, 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi ‘dünya kadınlarından çok önce verilmiş bir lütuf’ değildi. Evet, kadınlarına seçme ve seçilme hakkı, Japonya ve Fransa’da 1945’te, İsviçre’de 1971’de verilmişti ama örneğin Yeni Zelanda’da 1893’te, Avustralya’da 1902’de, Finlandiya’da 1906’da, Norveç’te 1913’te, Moğolistan ve ABD’de 1920’de, Britanya’da 1928’de verilmişti ama 1870’lerden 1923’e kadar 100 kadar örgüt kuran bir kadın hareketine rağmen, 1934 yılı erken bir tarih değildi. Üstelik kadınlara seçme ve seçilme hakları lütfedilmemiş, aksine, Cumhuriyet’in kadınları bunları Cumhuriyet’in erkeklerinden söke söke almışlardı.





(*) “Bir milletin kadınları o milletin gelişmesinin derecesini gösterir” anlamına gelen Osmanlı özdeyişi.



» Özet Kaynakça: Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; Yavuz Selim Karakışla, “Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti (1919),” Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 2003, S.111, s. 14-23; Rohat Alakom, “Araştırmalarda Fazla Adı Geçmeyen Bir Kuruluş:Kürt Kadınları Teali Cemiyeti,” Tarih ve Toplum, Mart 1998, S.171, s. 36-40; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, İstanbul 2003; Ayşegül Yaraman, “Kadını İçermeyen Siyaset”, Toplumsal Tarih, S. 156, Aralık 2006, s. 14-22; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57.











» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

 

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla