2010-12-22 - 15:15:00

19 Aralık 2000 katliamı...

Devletlerin yüz karası cinayetleri vardır. Bu olaylar unutulmaz ve unutturulmaz. Burada sadece bir örneği hatırlatmakla yetineceğim F.Almanya’da (RAF) mensubu Ulrike Meinhof’un 9 Mayıs 1976’da hapishane hücresinde “aslılı bulunması” işlenmiş böyle cinayetti. Devletin profesyonel katillerinin cürümleri Ulrike’ye kalmamıştı, RAF’ın Ulrike gibi kadın olan arkadaşlarından Gudrun Ensslin de hücresinde “kendini asmıştı.” Olayın vuku bulduğu 17 Ekim 1977 gecesi gene RAF kurucularından Andreas Baader ile Jean-Karl Raspe münferit hücrelerinde “kendilerini tabancayla vurmuş olarak” bulundular. Aynı gece RAF’ın tutuklu kadın üyelerinden Imgrad Möller ise hücresinde “göğsünden bıçakla ağır yaralamıştı.” Möller ölmedi ama diğer üç arkadaşı gibi onun da hayatına kastedilmişti. 17 Ekim Gecesi F. Almanya tarihine “Ölüm Gecesi” olarak geçti.

Bizde ise 12 Eylül yıllarında Diyarbakır Cezaevi'ndeki cinayet ve katliamlar başta olmak üzere sicil kabarıktır. Emniyette işkencede öldürülüp, sonra da pencereden atılanların ise haddi hesabı yoktur.

Bu olaylardan unutulmayan birisi de 19 – 22 Aralık 2000 tarihlerinde 20 kapalı cezaevinde yapılan ve 30 siyasi tutuklunun cebren ve taammüden öldürüldüğü, iki erin de yaşamını yitirdiği katliamdır.

F TİPİ DAYATMASI

Toplu cinayete kadar giden süreç Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan ANAP-DYP (Anayol) 53. Hükümetinde Mehmet Ağar’ın Adalet Bakanıyken hazırladığı F Tipi cezaevleri projesiyle başlamıştı. Fiiliyata geçirilmesi 2000 senesinde Bülent Ecevit’in Başbakan, DSP’li Ahmet Sami Türk’ün Adalet Bakanı olduğu DSP-MHP-ANAP hükümetinde oldu.

Çeşitli hapishanelerdeki siyasi tutukluların önemli bir bölümü F Tipi cezaevlerine nakledilmeye karşı 20 Ekim 200’de açlık grevi başlattılar. 19 Aralık’ta Kolluk kuvvetleri direnişi kırmak ve siyasi tutukluları F Tipi cezaevlerine götürmek için 20 cezaevinde saldırıya geçtiler.

Saldırıda 6 kadın tutuklu yakıldı, diğerleri kurşunla, gazla veya darpla öldürüldü. Açlık grevi yapan tutuklulardan, evlerde onlarla dayanışma yapanlardan ölenleri de sayarsak F Tip direnişinde hayatlarını kaybedenlerin sayısı 12 Ağustos 2004 itibariyle 117’ye varmıştı. Bu rakam Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Ekim 2004’teki raporundan alınmıştır. Raporda ölenlerin isimleri ve ölüm nedenleri yazılıdır.

Rapora göre, Ölüm olaylarının tasnifi şöyle:

Hapishanelere düzenlenen ve operasyon adı verilen saldır sırasında 32 kişi, süresiz açlık grevlerinde cezaevinde 48 kişi, açlık grevlerini destekleyen tutuklu yakınlarından 7 kişi, tahliye olduktan sonra açlık grevini sürdürürken 12 kişi, kendini yakarak 10 kişi, tedavi sırasında 1 kişi, saldırı sonucu 1 kişi, 5 Kasım 2001′de Küçükarmutlu’da açlık grevi yapılan eve düzenlenen polis operasyonunda 4 kişi hayatını kaybetmiştir.

Mücadele yeni başlamamıştı. Daha önceden 1991’de siyasi tutukluların Eskişehir Tabutluğu adını verdikleri Eskişehir Cezaevi hücrelerin sevkedilmişlerdi. Aralık 1991 seçimleriyle kurulan DYP-SHP koalisyonu kamuoyunun tepkisi üzerine uygulamaya son vermiş tabutlukları kapatmıştı. 1 Mayıs 1996’da gözaltına alınan göstericiler için Eskişehir Tabutluğu tekrar açıldı. 20 Mayıs 1996’da süresiz açlık grevleri başlatılmış, 69 gün donucunda 12 tutuklu yaşamını yitirmiş, pek çoğu kalmış, ama tabutluk kapatılmıştı. 1996′daki bu direnişin üzerinden çok uzun süre geçmeden Buca-Ümraniye ve Diyarbakır cezaevlerinde katliamlar gerçekleştirildi, toplam 17 tutuklu yaşamını yitirdi. 26 Eylül 1999 Ankara Ulucanlar Katliamı gelmiş,10 tutuklu öldürülmüştü. 19-22 Aralık Katliamı bu toplu öldürmelerin son halkası oldu.

OTORİTE MANYAKLIĞI

Aradan on yıl da geçmiş olsa olay son derce önemlidir ve “devlet otoritesinin meşrebine uygundur” gibi genellemelerle geçiştirilemez. Yapılan suçtur ve bu suçun siyasi sorumluları vardır. Bu sorumluların başında Bülent Ecevit gelmektedir. Bir zamanların ak güvercinli Bülent Ecevit’in ne menem şedit bir politikacı olduğu 19 Aralık Katliamıyla görülmüştür. Nitekim Ecevit olay günü "Devletle baş edilemeyeceğini öğrenmiş olmalılar" demiştir.

800.000 askeri, o yıllarda 165.000 resmi polisi olan devlet gücüyle böbürlenmek, on bin kadar tam teşkilatlı, silahlı, gaz bombalı kolluk gücünü silahsız, savunmasız üstelik de kapalı yerden mahsur insanın üzerine göndermek ve onları katletmek, sonra da “işte devlet budur” demek bir başbakan için yüz karasıdır. Nasıl ki Süleyman Demirel’in boynunda Gezmiş-İnan ve aslan’ın idamlarının sorumluluğu varsa ve nasıl ki gene aynı şahıs 3 Temmuz 1993’te Sivas olaylarında idareyi bizzat eline alıp olayları telefon başında takip ederek “kimsenin burnu kanamasın” diye saldırganları koruduğu ve 37 kişinin diri diri yakılmasında birinci derecede pay sahibiyse, Nasıl ki, 16—17 Nisan 1991 gecesi “Çiftehavuzlar Operasyonu” diye anılan ve Kadıköy yakasındaki dört ayrı eve düzenlenen saldırılarda 11 insan --Sabahat Karataş, Eda Yüksel, TaşkınUsta, Arif Öngel, Şadan Öngel, Ahmet Fazıl Ercüment Özdemir, Hüseyin Kılıç, Satı Taş (Kılıç), Ayşe Nil Ergen, Ayşe Gülen—taammüden öldürüldüklerinde olaydan Başbakan Mesut Yılmaz sorumlu idiyse, 19 Aralık’tan da Bülent Ecevit de 19-22 Aralık 2000 toplu kıyımının baş suçlusudur.

Yamağı ise; hukuk profesörü titrine sahip Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’tür. Olaylar sırasında hükümetin baş kabahatlisi bu iki çirkin politikacının emirlerini uygulayan şahıs ise o yıl Ceza Kurumları Genel Müdürlüğü’ne getirilmiş olan –sonraki HSYK üyesi-- Ali Suat Ertosun’du.

Ne yazık ki bizim toplumuz belleksizdir ve vurdumduymazdır. Bir uygar ülkede 19 Aralık katliamı gibi bir olay vuku bulsa en azından Adalet Bakanı, müsteşarı ve cezaevleri genel müdür koltuklarına oturamazlar. Toplumun yüzüne bakamazlar. Türkiye’de ise ne Bülent Ecevit’in sicilinde (toplumun belleğinde) bu toplu kırım vardır, ne de TV programcıları ikide bir Hikmet Sami Türk’ü davet ederlerken “bu adam 200’de 32 insanın öldürülmesinden suçluydu” diye düşünmektedirler, ne de Ertosun’a HSYK üyeliği için oy vermiş hukuk kurumu yargıçlar o olayda bu zâtın hangi makamda bulunduğuna aldırmaktadırlar.

Tam tersine: Eminim ki bütün devlet o devlet görevlileri o zamanki başbakanları Ecevit gibi “Devlet neymiş gösterdik” diye gayet gururludurlar.

Yargılanmaları gerekenler kahraman edasıyla dolaşmaktadırlar. Mahkemeye ise erler çıkartılmış, 2008’de dava düşmüş, geçtiğimiz Kasım’da tekrar başlamıştır. Tabii ki “onlar emir kuluydular, masumdurlar” demeyeceğiz. 12 Mart ve 12 Eylül devirlerini yaşayanlar,askeri hapishanelerde erlerin siyasi tutuklulara ne kadar zalim davrandıklarını, kendi sınıfsal ezilmişliklerinin ve kişiliksizliklerinin bütün kinini siyasi tutuklara zulmederek kustuklarını bilirler. Bir çok askeri birlikte de bu böyledir, talimgâhlarda özel olarak yetiştirilmiş kıta çavuşları, kendileri gibi köylü olan, emekçi olan erlere hükmetmekten büyük haz duyarlar. Toplumun belleği zayıf olabilir, ama bir ülkenin devrimci hareketi kendi tarihini diri tutmasını bilir. Şair nasıl ki bize "28 Kânunsaniyi unutma” demişse, bu yazımızın konusu olan 19 Aralık 2000 tarihini de unutmayacağız...



Yalçın Yusufoğlu, 22 Aralık 2010, Sesonline.net













» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

 

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla