2013-05-09 - 15:04:00

Gözlerimiz yeşerdi...



















İlk okul yıllarından beri hepimize ne kadar da uydurma doğa sevgisi ve doğa bilgisi cümleleri kurulmuş meğer. Şimdi daha iyi anlıyorum. Doğa nedir, yeşil nedir, mavi nedir, hayvan nedir çoğu kimsenin gerçekten haberi bile yok. Bu bilgisizliğin sonuçlarını üzülerek izlerken, aynı zamanda yaşıyoruz da hep birlikte.

Yüksek beton binaların ve demirlerle örülmüş hapis hayatların müptelası olmuş çoğunluğun aymazlığı ve her dal yeşilin bitişini hüzünle yazıyorum hafızama.

Kocaman siteler, süslü isimler, özendirici reklam yayınları ile herkesin kafasında çirkin kaba mobilyalarla dolu, demir ve beton yığınları “yaşam alanı” olarak çoktan yerini aldı bile.

Yüksek demir ve betonların arasına serpiştirilen “suni ve çirkin bir yeşil” ise bu zavallı insanlara yeşil alan, doğal yaşam, güvenli hayat olarak sunuluyor. Bunun kendi tercihleri olduğu zannıyla seve seve ömürleri boyu borç ödeyecekleri taahhütlerin altına giriyorlar.

Bu yeni ve cafcaflı isimleri olan yeşile boyanmış siteler ve yaşam alanlarında “hayat yok”. İddialı bir söz gibi gelebilir ama, ağacın çiçek açmadığı, bir kedinin köpeğin, kuşun yaşayamadığı yerde hayattan bahsedilemez. Bunların olmadığı yerde doğal olarak “çocuk” da olamaz.

O bahçelerde gördüğünüz küçük insanlar aslında çocuk değil maalesef. Sadece büyümekte olan yavru insanlar.

Yeşili maviyi senede birkaç kez gittikleri suni ortamlarda; hayvanları sirkte, hayvanat bahçesinde, filmlerde görebilen zavallı küçük insanlar. Çoğu çocuk gözlerini artık katları sayılamayan yükseklikte, her yeri 'dıt dıt' sesleriyle kontrol edilebilen, sokağa çıkması için neredeyse 15 dakika yol katedilen yerlerde açıyor. Başka bir anı hafızası olmadığı için de artık yeni nesil yeşili “site bahçesinde düzenlemecilerin izin verdiği ölçü ve şekillerde” olan bir şey olarak bilecek. Üzerine basılmayacak, böcek, kedi gezmeyen suni ve çirkin yeşilleri yazacak hafızasına.

Bu eleştiriler karşısında “buradaki kadar hiçbir yerde yeşil yok ama” diyen insan, doğal yeşilin, ağacın, ormanın yok edildiği bir katliam alanının üstüne uzamış demir-beton kutudan görebildiği yeşil yuvarlak çirkin bahçesine sevinerek yaşamaya devam edecek.

Hani korku filmlerinde klasiktir; mezarlıklar üzerinde inşa edilen yerlere ölülerin ruhları gelir, intikam alır, işte onun gibi doğa da kendi intikamını bir şekilde alır mı diye düşünüyorum. Alıyor da zaten. Ama istediğimiz hızda ve oranda olamıyor bazen. Tabi insan hızlı ve mutlak adaleti arzu edince her şey az ve geç geliyor gibi hissediyor.

Her yükselen yaşam alanı ve falanca filanca siteler, evler vs. de binlerce hayvanın hayatının hızla yok olacağını bilmenin hüznü ve bu beton-demir kutularında yaşayan insanlarla paylaşılacak hayatın ağırlığı çöküyor üzerime.

Gitgide daha ağır. Araba markaları, tatil seçenekleri, beğenileri, avm.leri, çocuklarının okulları bile kendi aralarında yarış konusu olabilen; bir android gibi ev beton kutusundan iş beton kutusuna; ara da kendileri gibi ahbaplarının beton kutuları ve yeşillendirilmiş bahçelerine gidip gelerek yaşamak için bedel ödeyen insanların ağırlığı.

İşin en kötüsü de bütün bunları talep etmeyen, gerçek yeşili, maviyi ve hayvanlarıyla bir bütün olarak yaşamak isteyen bir kısım insanların da benzer yaşam şartlarına mahkum edilmeye çalışılması. Kentsel ölüşüm dediğim sürecin üstüne yükselen beton-demir kutulara hapsedilmek.

Yazıyoruz, çiziyoruz, okuyoruz, paylaşıyoruz, protesto ediyoruz her şey tamam; ama hala aklım almıyor bu büyük doğa talanını üste para verip borçlanarak, ömrünü ipotek ederek talep edenlerle aynı türden olduğumu.

Gözünüzü boyayan yeşili silin ve ardındaki karanlığı görün diye bağırasım geliyor herkese. 20. kat balkonunda “saksıda domates yetiştiriyor” diye kimseyi alkışlayacak değilim. Neden oradasın, domates ekecek toprak kalmasın diye bu betona kaç bin kişiyle, nasıl talip oldun diye soruyorum. Cevap mı? Yok tabi. Modern yaşammış, çocuklar site bahçesinde güvendeymiş, yabancı giremezmiş. Bahanesi çok. Bir bakıma haklılar. Steril, bitkisiz, ağaçsız, hayvansız hayatlarında; yüz kişinin aynı küvete girdiği gibi girip eğlenebildikleri havuzlarda mutlular, ya da mış gibi yapıyorlar.

Gerçek yeşil, gerçek bir ağaç altı bulup toprağa basabildiğimde hala mutlu olup gökyüzüne bakabiliyorsam; hele de yanıma bir köpek, kedi gelebiliyor, üzerimde kuşlar uçabiliyorsa “umut” var diye düşünebilirim belki. Acımasızca ve sistemli olarak yok ettikleri yeşilin yerine, suni ve çirkin yeşili gözlerimize sokuyorlar adeta. Onun için bıkmadan gözümüzü doğaya açalım, kulaklarımızı hayvanlara açalım ve fark edelim diye bıkmadan anlatıyorum. Çünkü eşimiz dostumuz arkadaşlarımız yani bizler “he” demeseydik bu çirkin boyayı gözlerimize bu kadar arsızca doldurumazlardı.

Hala bir umut var; çünkü bizler bu satırları yazıyoruz, işte şu an siz okuyorsunuz, başkaları da okuyacak belki “hımm doğru” diyecek ve belki de harekete geçecek. Kim bilir? Gözlerimiz yeşermesin, açılsın.



Hülya Yalçın, 9 Mayıs 2013, Sesonline.net



_______________________________________



» Yurttaş gazeteciliğine devammm: Sesonline.net 10 yaşında!





» Bağımsız Sesonline. Net















» » Sesonline.net 'i Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
» » Sesonline.net 'i Twitter'da takip etmek için tıklayınız

 

Arkadaşına Yolla Yorum Yolla